Hot!

Sinema tarihindeki en görkemli film hilesi: OSCAR AMCA (Oscar Ödülleri)



Sinema yalnızca Amerikalıların sağduyusu, hayâl gücü ve vic­danına bırakılmayacak kadar ciddi bir iş. Vaktiyle üçüncü dünya ülkelerinin epeyce boş bıraktıkları bu alanda, kabul etmek gerekir ki Hollywood hâlâ "ormanlar kralı arslan"pozisy­onunu sürdürmekte. Ancak, Amerikan sineması karşısındaki yarı uykulu ruh halinden kur­tulup şuur düzeyi yükseldikçe, geniş izleyici kitleleri Oscar'a gerçekte hakettiğinden bir gram daha fazla değer vermemeyi öğrenecekler...

1931 yılında Amerikan Sinema Sanatları ve Bilimleri Akademisi'nin (The Academy of Motion i Picture Arts and I Sciences) kütüp­hanesinde memur olarak işbaşı yapan bayan Margaret Hennick, günlerden bir gün kuru­mun arşivine çağrılır ve kendisi­ne teslim edilen bir dosyayı ge­nel sekreter Louis B. Mayer'in odasına götürmesi istenir. Adının çevresinde bir efsane oluşmuş bulunan Mayer, dönemin (ve günümüzün) en önde gelen film şirketlerinden Metro Goldwyn Mayer'in de patronudur.

Genç kadın çekingen tavır­larla kapıyı aralar, pek de sık görmediği patronunun odasına girip dosyayı masasına bırakır. Bayan Hennick tam da sessizce odadan çıkacakken genel sekre­terin masasının üzerinde duran ve ışıl ışıl parlayan sarı bir hey­kelcik gözüne çarpar. Kendisini tutamaz, "Aman Tanrım" der, "Bu adam tıpkı benim sevgili Oscar amcama benziyor!"


Sessizliği bozan bu cümle üzerine başını gömüldüğü evrak­lardan kaldıran Louis B. Mayer, "Mmmm, Oscar mı?" diye mırıl­danır ve ardından da şu tarihî cümleyi sarfeder: "Bak, bu adı sevdim!"

Mayer, sonraki günlerde gö­rüştüğü kimi medya mensupları­na, o güne kadar resmî adı "Aka­demi ödülü"olan bu heykelcik­ten sürekli "Oscar"diye söz ede­cek ve gazetecilerin de makale­lerinde aynı lâkabı benimsemele­ri üzerine ödüller zamanla Oscar olarak anılmaya başlanacaktır.

Evet, sinema dünyasının -sa­nat açısından olmasa da- ticarî açıdan en önemli ve en sansasyo­nel ödüllerinin doğuş öyküsü özetle böyle...
Amerikan sinema endüstrisi­nin en iyi şişirilmiş balonu oldu­ğunu düşündüğümüz Oscar ödüllerini ve bu ödüllerin dağı­tım mantığını anlayabilmek için, Oscar'ın tarihçesinde şöyle küçük bir gezinti yapmamız şart. İşte, şimdi sizleri o geziye çıkartacak ve sınırlı bir arşiv ta­raması kapsamında bu ödülün tarihçesinden çekip çıkardığı­mız -düpedüz "saçmalık" düze­yindeki- kimi jüri kararlarından renkli bir demet sunacağız.


Oscar'ın sinemaya unutulmaz ihanetleri

- Amerikan ve dünya sinema­sının gelmiş geçmiş en değerli yönetmenleri arasında her za­man ilk üçe girebilecek bir isim olan Stanley Kubrick (1929- 1999), hayatı boyunca toplam 16 film yapmıştır ve hiçbir za­man "en iyi film"ya da "en iyi yönetmen" Oscar'ına lâyık gö­rülmemiştir.

Oysa pek çok sine­ma tarihçisine göre, insanlık hâ­lâ  "2001: Bir Uzay Destanı "nın üzerine bir bilim-kurgu fantazisi, "Pırıltı"nın üzerine de bir ge­rilim filmi izlemedi.

- Bu güne kadar yapılan sayı­sız kıtalararası ankette pek çok kez "bütün zamanların en iyi fil­mi"seçilen "Yurttaş Kane", 1941 yılı Oscar töreninde "Vâ­dim O Kadar Yeşildi ki" adlı bir savaş melodramına yenilmiş­tir. Filmin -sonradan "sinemanın dahi çocuğu"lakabıyla ünlene­cek olan- yönetmeni Orson Welles'in de (1915-1985) parlak sinema kariyeri boyunca "en iyi yönetmen" Oscar'ını hiç alama­dığını özellikle hatırlatalım.

Aynı şekilde, klasik Ameri­kan sinemasının bir başka bü­yük ustası olan yönetmen Howard Hawks da hayatı boyunca yalnızca bir kez bu ödüle aday gösterildi, onda da kazanamadı.

- "İyi, Kötü, Çirkin", "Bir Avuç Dolar İçin", "Batı'da Kan Var" gibi yapıtlarıyla Amerikan kültürünün gözbebeği duru­mundaki "western" türüne yep­yeni bir soluk getiren ve bu türü neredeyse tamamen yenileyen büyük İtalyan yönetmen Sergio Leone, Oscar'ı kazanmak şöyle dursun, hayatı boyunca bu ödü­le bir kez olsun aday dahi göste­rilmedi. Leone'yi sinema tarihin­de açıkça yok sayan bu rezil ta­vırdan, ustanın başyapıtı ve gel­miş geçmiş en iyi suç filmleri arasında yer alan "Bir Zamanlar Amerika" da nasibini aldı.

"Bir Zamanlar Amerika" nın başına gelenler, Amerikan sinema endüstrisinin bu çarkın kalıplan dışına taşan gerçek bir sanatçıya bakış açısını yansıtma­sı açısından da eşsiz bir örnek­tir. Leone'nin senaryo yazımı ve finansman arayışlarına ta 1970'lerin ortalarında başladığı bu büyük görsel destanın çekimleri tam üç yıl sürmüştü. 1983 yılın­da tamamlandığında orijinal uzunluğu 3 saat 40 dakika olan "Bir Zamanlar Amerika", bu alışılmadık süresiyle Amerikalı dağıtıcısının gazabına uğramak­ta gecikmedi. "Amerika'da asla dört saatlik film olmaz, bu her iş günü seansların yarısının çöpe gitmesi demektir" diyen yetkililer, filmi standart 120 da­kikalık gösterim süresine indire­bilmek için Leone'nin onayını almaksızın acımasızca doğradılar. Öyle ki, stüdyo yetkilileri bu hoyrat kurgulama işlemi sırasın­da filmin -ünlü besteci Ennio Morriconne tarafından hazırla­nan- dillere destan müziklerinin bir çoğunu ses kuşağına kaydet­meyi dahi unutacaklardı! Sonuç­ta da her karesi inceden inceye düşünülerek, yıllar süren büyük bir emekle çekilmiş olan bu epik filmden geriye tam bir "hil­kat garibesi" kalıyordu.

"Bir Zamanlar Amerika"nın "kalıntıları" Amerikan sine­ma salonlarında gösterime girdi­ğinde seyirciler tarafından tabii olarak yuhlandı. Çünkü hiç kim­se devâsâ sıçramalar yapan bu karmakarışık hikâyeden bir şey anlamamıştı. Film o yıl Ameri­ka'da dağıtıma giren yapımlar arasında "en kötü yapım" seçi­lip eleştirmenlerce yerden yere vurulurken, aynı hikâyenin Ser­gio Leone tarafından bir kuyum­cu titizliğiyle kurgulanan ger­çek uzunluktaki kopyası ise Av­rupa'da ayakta alkışlanacaktı. 1984 yılında Türkiye'de de öz­gün uzunluğunda gösterilen bu sıradışı eser, o günden bugüne bütün dünyada milyonlarca hay­ran kazandı. "Bir Zamanlar Amerika" sayesinde sanat haya­tının en önemli rolünü üstlenen Amerikalı oyuncu James Woods, bir televizyon belgeselinde bu film için "Hayatımın şansıy­dı" ifadesini kullanıyor ve Ame­rika'da yaşanan kurgu karmaşa­sına ilişkin olarak da şu ilginç hatırasını naklediyordu:

"Sergio beni aradı. Telefon­da hüngür hüngür ağlıyordu. 'Görüyor musun James' dedi, 'Filmimizi ne hâle getirmişler? Kurguladıkları o iğrenç şeyi bana kontrol ettirmediler bile. Ancak gösterime girdiğinde se­yircilerle birlikte izleyebildim.'

Stüdyonun bu kaba tavrı onu kahretmişti. Üzüntüsünden hasta oldu ve kısa bir süre son­ra da beklenmedik bir kalp kri­zi geçirerek aramızdan ayrıldı. Ben onu doğrudan doğruya bu olayın öldürdüğüne inanıyo­rum. Amerikan sinemacıları onu hayata küstürdüler."


Scorsese'ye asla ödül yok!

Oscar'ın gerçek sanatçılara gösterdiği o derin vefaya (!) iliş­kin örnekler öyle kolay kolay bit­mez. Sözgelimi, "Taksi Şoförü", "Kızgın Boğa", "New York, New York", "Günaha Son Çağ­rı", "Sıkı Dostlar", "Casino" gibi unutulmaz filmlere imza atan, Robert De Niro gibi eşsiz bir ye­teneği beyazperdeye kazandıran -Amerikan sinemasının yaşayan en büyük yönetmeni- Martin Scorsese henüz "en iyi yönet­men" Oscar'ını hiç alamamıştır.

Scorsese'nin kariyerinin en iyi filmlerinden biri, belki de birin­cisi olan "Taksi Şoförü", 1976 yılı oylamasında "en iyi film" ödülünü kime kaptırmıştı hatırla­yabiliyor musunuz? Biz size zevkle hatırlatalım: "Rocky 1".

Birinde sistem içinde adım adım kafayı yiyerek sonunda katliam yapmaya başlayan Vietnam gazi­si bir taksi şoförü, diğerinde ise sistem içinde kendisine tanınan cömert fırsatlar sayesinde adım adım yükselen İtalyan göçmeni bir boksör. Akademi jürisinin "Amerikan çürümesi"ni anlatan "Taksi Şoförü"nün yerine "Ame­rikan rüyası"nı anlatan "Rocky " yi bu ödüle lâyık görmesinden daha tabii ne olabilirdi ki?

Oscar satıcılarının hakkını yıllarca teslim etmedikleri bir başka büyük sanatçı da aktör Robert De Niro'dur. İlk kez 1974'de "Baba 2" ile yıldızı par­layan De Niro, sözkonusu filmin en iyi film Oscar'ını almasına karşın törenden eli boş dönmüş­tü. Ünlü sanatçının 1976 yılında "Taksi Şoförü"nde sergilediği "psikopatlaşan Vietnam gazisi Travis Bickle" rolü de Akademi tarafından inatla yine görmez­den gelinecekti.

Giderek oyunculukta bir abi­de isme dönüşen De Niro, 1978 yılında "Avcı" ile kendini aştı­ğında ünlü aktörün bu ödülü alacağına artık neredeyse herkes kesin gözüyle bakmaktaydı. An­cak, yine olmadı. Bugün "Avcı" denilince rol arkadaşı Christopher Walken ile akla gelen iki isimden biri olan De Niro, insa­nın tüylerini diken diken eden "Rus Ruleti" sahnesi perfor­mansıyla bile Amerikan sinema­cılarının gözüne giremedi. Üste­lik o yıl "Avcı"nın "en iyi film" Oscar'ını, yönetmeni Michael Cimino'nun da "en iyi yönet­men" Oscar'ını almasına karşın!

Bütün bu garipliklere karşın De Niro yine de yılmadı ve bun­dan iki yıl sonra Scorsese yöne­timinde bütün zamanların en müthiş spor filmlerinden biri olan "Kızgın Boğa"yı çevirdi. De Niro bu filmde dünya eski ağır siklet boks şampiyonu Jack La Motta'yı canlandırabilmek için boks öğrendi, La Motta'nın han­tal yaşlılık günlerini inandırıcı kılabilmek maksadıyla da -yalnızca 15 dakikalık bir sahne için- tam 30 kilo aldı.

Gösterime girdikten sonra bütün dünyada ortalığı birbirine katan ve o tarihten bu yana da "en iyi filmler" listesinde her za­man ilk 10'da yer alan "Kızgın Boğa"nın Oscar'daki akıbeti ne oldu dersiniz? Scorsese'nin bu çalışması "en iyi film" Oscarı'nı aktör Robert Redford'un ilk yö­netmenlik denemesi olan "Sıra­dan İnsanlar" adlı orta halli bir yapıma kaptırdı. Aynı şekilde Scorsese de -bir kez daha- avucunu yalıyor ve "en iyi yönet­men" ödülü Akademi'nin öte­den beri çok sevdiği yeni-sağ milliyetçileri arasında yer alan Redford'a gidiyordu. Eh, bura­da da elinizi vicdanınıza koyun, ömrü boyunca Amerikan değer­lerine karşı sadâkatiyle tanın­mış, sarı saçlı mavi gözlü uysal Hollywood çocuğu Robert Redford ilk kez kamera arkasına geçmişken, kimin gözü oyunbo­zan filmler yapan göçmen Mar­tin Scorsese'yi görür ki?

Bu arada, eğer Robert De Niro'nun akıbetini soruyorsanız, kendisi "Kızgın Boğa" ile ilk Oscarını almayı başardı. Ancak, La Motta'yı eşsiz bir duyarlılıkla anlatan böylesine klas bir filmin Akademi tarafından nasıl olup da bir bütün olarak onurlandırılmadığını, o günden bu yana, si­nemadan birazcık olsun anlayan hiç kimse çözemedi.


"Ben, Wietnam filmlerinin ahlâklısını severim!"

Şimdi sıkı durun, çünkü sıra­da Oscar tarihinin en büyük bombalarından biri var.
Yıl 1979... "Baba" serisinin yönetmeni Francis Ford Coppola, iki yıl boyunca son derece cüretkâr bir proje için ter dök­müş. Binlerce kişilik bir ekip ile Filipinler'in tropik ormanların­da çekilen ünlü Vietnam destanı "Kıyamet" gösterime giriyor ve sinemaseverleri her karesiyle al­lak bullak ediyor. Filmin başrol­lerinde Martin Sheen ve -haya­tında saçlarını ilk kez bu film için sıfıra vurduran- Marlon Brando var. Kadro ve film öyle­sine inanılmaz bir güce sahip ki, Harrison Ford ve Dennis Hopper gibi gerçekte A kategoride­ki iki büyük oyuncu dahi bu filmde kısa yan rollerde oyna­mayı, yani bir anlamda "figürasyonu üstlenmeyi" göze almışlar.

Çekimlerinde dört kişinin öl­düğü, onlarca kişinin de sette yaşanan zorluklardan ötürü psi­kolojik tedavi gördüğü "Kıya­met", sonuçta 1979 yılı "en iyi film" ödülünü, boşanmış bir karı-kocanın didişmelerini anlatan "Kramer Kramer’e Karşı" adlı aile melodramına kaptırdı. "En iyi erkek oyuncu" ödülü de Kramer'in dertli bekârı rolündeki aktör Dustin Hoffman'ın oldu. Oscar'dan akıl almaz bir biçim­de eli boş dönen "Kıyamet" ise aynı yılın Cannes Film Festivali'nde "en iyi film" ödülünü alıp izleyiciler tarafından ayakta al­kışlanacaktı. Bugün geriye dö­nüp, her iki filmi aradan geçen onca yılın ardından bir kez daha adamakıllı kıyasladığımızda, "Kıyamet'i görmezden gelen -ve kendisini sinema otoritesi sayan- böyle bir jüriye içimizden ancak "Ohaa!" demek geliyor.

Ancak, "Kıyamet"i dikkatlice izlerseniz, bu filmi reddeden mantığın aslında hiç de beğeni yoksunu ya da aptal olmadığını hemen kavrarsınız. Vietnam sa­vaşı sırasında kafayı yiyip ordu­yu terkeden Amerikalı bir albay (Brando), Kamboçya'nın derin­liklerinde bir yerlerde kendisine bağlı asker ve sivillerden oluşan vahşi bir klan kurmuştur. İnsan­ların Albay Kurtz'a kayıtsız şart­sız itaat ettiği, isyan edenlerin ise koyunlar gibi boğazlandığı bu kabilenin yerini bulup bütün müritleri yerle bir etme görevi ise alkolik bir Yüzbaşı olan Willard'a (Sheen) verilir. Böylelikle kahramanımız Güney Asya or­manlarında Amerikan vahşetine yakından tanıklık edeceği tehli­keli bir yolculuğa çıkar. Bu as­lında Willard'ın bir asker olarak aynı zamanda kendi benliğinde çıktığı bir yolculuk olacaktır.

Akademi üyeleri Vietnam hi­kâyelerini sevdiklerini, "Kıyamet"ten önce ve sonra dağıttık­ları kimi ödüllerle defalarca gös­termişlerdi; ancak böylelerini değil elbette! "Müfreze" gibi da­ha uysal örnekler varken Coppola'nın bu karanlık hayâllerine kim prim verir ki!
Dilerseniz, son olarak biraz daha yakın tarihlerden bir kaç örnek verelim. David Finc- her'in, adını daha şimdiden mo­dern klasikler arasına yazdıran stilize gerilim filmi "Yedi"yi pek çoğunuz hemen hatırlarsınız. Genç aktör Brad Pitt'in "Dövüş Kulübü" ile birlikte en iyi iki performansından biri sayılan bu film de geçmişteki diğer bir çok kurban gibi Oscar jürisi tarafın­dan bütün ana dallarda es geçil­mişti. Oysa, aynı film sonradan sinema dünyasında öylesine et­kili oldu ki, özgün jenerik tasarı­mından insanın içine kasvet bastıran o karanlık atmosferine dek son yıllarda düzinelerce filmde "Yedi"den güçlü esinti­lerle karşılaştık.

Pekiyi ya, sinema tarihini ko­caman bir çizgi ile ortadan ikiye ayıran "Matrix"e ne demeli? Şimdilerde Batı'da üzerine felse­fî kitaplar yazılan bu müthiş hi­kâyeyi Akademi üyeleri ne kadar anladı dersiniz? Aynı şekilde, tıpkı "Matrix" gibi geri plandaki bir kaç teknik ödül ile yetinmek zorunda kalan "Yüzüklerin Efendisi"nin sinemasal anlamda­ki eksiği tam olarak neydi?

Hadi, "bilim-kurgu" ve "fantazi" türleri öteden beri ambar­golu diyelim. Pekiyi, çağdaş Amerikan sinemasının en ayrı­calıklı yönetmenlerinden biri olan Terence Mallick'in tam 20 yıllık gizemli bir suskunluktan sonra (aslında bir hazırlık döne­mi) 1998'de çektiği "İnce Kırmı­zı Hat"ı nasıl bilirsiniz? Biz gayet iyi biliriz, çünkü tıpkı bu satırla­rın yazarı gibi daha milyonlarca sinemasever bu yapıtı "en sevdi­ği filmler" listesinin ilk 10 filmi arasına çoktan yerleştirdi bile. Ancak, bizim ne düşündüğümü­zün hiç bir önemi yok; çünkü Akademi, İkinci Dünya Savaşı'nın Pasifik cephesinde Ameri­kalılar ile Japonlar arasındaki vahşi çatışmaları anlatan bu fil­mi de günahı kadar sevmedi. John Travolta, Sean Penn, George Clooney ve Adrian Brody gi­bi yıldızların -Mallick'in kendile­rine uygun gördüğü- kısacık rol­leri bile bayıla bayıla oynadıkla­rı, bunu kariyerleri adına bir şe­ref saydıkları "İnce Kırmızı Hat", sinema tarihindeki Os­car'sız başyapıtlar kervanındaki yerini çoktan aldı bile. Unutma­yın, İkinci Dünya Savaşı'na her zaman okey, ama mutlaka "Ya­hudi soykırımı"nı da anlatmak kaydıyla! Yönetmen Mallick'in işi mi yokmuş, gitmiş Pasifik'te­ki Guadal Canal çatışmalarını -hem de tarafsız bir bakış açısıyla- anlatmaya kalkışmış!

"Ben Amerika'yım, öldürürüm

Ya, en son Oscar ödüllerin­den eli tamamen boş dönen "New York Çeteleri"ne ne de­meli? Sorumuz özellikle bu filmi izleyenlere: Siz hiç hayatmızda bu kadar başarılı bir dönem at­mosferi (1850'lerin New York'u) kurmayı başarmış bir başka film gördünüz mü? Aka­demi üyeleri görmüş olmalılar ki, film bırakın ana dalları, ses, kurgu, müzik, sanat ya da gö­rüntü yönetimi gibi yan dallarda bile ödül alamadı.

Hatırlayanlar olacaktır; "New York Çeteleri"nin başro­lünde izlediğimiz Daniel Day Le- wis, daha ödül töreninden haf­talar önce savaş karşıtı tavrını dünya medyasında açıkça orta­ya koymuştu. Lewis bunun yanı- sıra ödül törenine de katılmaya­cağını, katılsa bile yakasında "Savaşa Hayır" rozeti taşıyacağı­nı söylüyordu. Akademi bu radi­kal tavrı bir kenara not etmekte hiç gecikmeyecek ve cevabını da tören gecesi en sert şekilde verecekti. Amerikan haydutlu­ğunun tarihî kökenlerini anla­tan bu film, ABD'de gösterime girdiği ilk günden itibaren adetâ sanatsal bir linç ile karşı karşıya kaldı. Tıpkı, Irak Savaşı öncesin­de Bush yönetimini protesto edip savaş karşıtı kitlesel eylem­lere destek veren Tim Robbins, Susan Sarandon, Martin Sheen ve Sean Penn gibi sanatçıların şu günlerde sinema çevrelerin­de hissedilir bir "rol ambargo­su" ile karşı karşıya kalmaları gi­bi, Akademi'nin kevgire çevirdi­ği yönetmen Scorsese de siste­mi inatla iğneleyip duran sine­masının Oscar'larda karşılığı ol­madığını bir kez daha görmüş oluyordu.

"New York Çeteleri"nin vah­şi milliyetçisi kasap William "Cutting" (Daniel Day Lewis), filmin en önemli sahnelerinden birinde İrlandalı göçmen Amsterdam Vallon'un (Leonardo Di Caprio) yatağının karşısına otu­rur, sırtına şal niyetine attığı bir Amerikan bayrağıyla muhatabı­na şu sözleri sarfeder:


"Evlat, Amerika benim. Ve ben bu ülkeyi çok seviyorum. Bugüne kadar bunca düşma­na rağmen nasıl olup da ha­yatta kalmayı başardığımı öğ­renmek ister misin? Benim malıma el uzatanın elini kes­tim, bana laf söylenin ise dili­ni. Düşmanlarımı en acımasız şekilde öldürdüm, kafalarını da çok uzaklardan görülebil­mesi için daima en yüksek yer­lere astım. Böylelikle nüfuz bölgemde hep lider oldum."

Siz Oscar jürisinde olsanız, ABD'nin temellerini atan vahşi ruhu böylesine açık bir dille tas­vir eden, bu yönüyle Washington'un çağımızda sergilediği di­ğer barbarlıklara da fazlasıyla ışık tutan "New York Çeteleri "ni hiç ödüllendirir miydiniz Allah aşkına!


Oscar Amca Sion yıldızını pek sever!

Oscar ödüllerinin bir başka yazılı olmayan kuralı da, Holl ywood'daki Yahudi asıllı oyun­cuların performanslarının ve hi­kâyeleri "Yahudi dâvâsı "na adanmış filmlerin oylamada -çoğunlukla- es geçilmemesidir. Bu geleneğin ödül tarihindeki ilk ve en bildik örneklerinden biri olan "Ben Hur", 1959'da tamı tamına 12 dalda kazandığı Os- carlar ile kırılması güç bir reko­ra imza atmıştır. Bilindiği gibi, Charlton Heston'un başrolünü oynadığı film, Roma İmparatorluğu'nun zulümlerine direnen bir Yahudi kahraman üzerine kuruluydu. Ki bu filmin başro­lünde oynayan Heston, ünlü "On Emir"de de Hz. Musa'yı canlandırmıştır.

Akademinin sevdiği bir diğer Yahudi oyuncu olan Dustin Hoffman, 1979'da "Kramer
Kramer'e Karşı", 1988'de "Yağ­mur Adam" filmlerindeki rolle­riyle son derece dişli rakiplerine karşın bu ödülü iki kez kucakla­dı. Bunun dışında Richard Dreyfuss (1977), Elizabeth Taylor (1960, 1966) ve Paul Newman da (1986) ödülü kazanan Yahudi asıllı oyunculardan yalnızca bir kaçıdır.

Yahudi yönetmen Steven Spielberg de Akademi'nin hiç sevmediği bir tür olan "bilim kurgu"da ısrar etmeyip "Schindler'in Listesi" ile özüne döndü­ğü gün ödüle boğulan bir başka Hollywood süperstarı. Yahudi soykırımını -hem izleyici hem de jüri nezdinde kazanmaya pe­şinen mahkûm- ağdalı bir duy­gusallık ile beyazperdeye taşı­yan ünlü sinemacı, 1996 yılında bu filmiyle bütün önemli ödül­leri silip süpürmüştü. Yakın za­manda yapılan bir ankette "Hollywood'un en etkili kişisi" seçilen Spielberg, sinemadaki başarılarının yanısıra İsrail'e ve ABD'de faaliyet gösteren Yahu­di derneklerine büyük çaplı ba­ğışlar yapmasıyla da tanınıyor.

Öte yandan, Hollywood'un Yahudi cephesindeki bu "hemşehricilik" eğilimi "özgün senar­yo" gibi alt dallarda çok daha keskin bir biçimde ifadesini bul­makta. Özellikle senaristler açı­sından tam bir Yahudi ablukası altında bulunan Amerikan sine­ması, dünyayı her yeni filmde yeniden biçimlendirmeyi dene­yen "Cohen'ler, "Horowitz"ler, "Stein'lar ve "Lieberman'larla dolu. İnanmazsanız bundan böyle izlediğiniz tartışmalı film­lerin jeneriklerindeki "written by" girizgâhlı senarist adlarına biraz daha dikkatlice bakın!

"Yahudi istilası" Hollywood'da yalnızca bugüne özgü bir problem değil. Daha 20'nci yüz­yılın başlarında California'da millî sinema endüstrisinin te­melleri atılırken bu yeni rant alanının köşe başlarını tutan Ya­hudiler, o dönemden bu yana da stratejik noktalardaki yöneti­ci koltuklarını asla terketmediler. Bu seçkin sınıf o gün bugün­dür "yoldaşlarını" bu tür ödül­lerden eli boş göndermemeye azamî özen gösteriyor.

Ha, bu arada sakın ola ki "Hollywood'u Yahudilerin ku­rup yönettiği" iddiasını yalnızca "gözü dönmüş fanatik Müslü­man fundamentalistlerin" or­taya attığı sanılmasın! Samimi bir Katolik rahip olan Wilbur Fisk Crafts bu tehlikeyi daha 1920'lerde sezen Amerikan ay­dınlarından yalnızca biriydi. Senato'ya ve Katolik Kilisesi'ne yazdığı mektuplarda "sinema sektörünün sinsi bir ideoloji­nin eline geçtiğini" savunan Crafts, her iki güç merkezine de beyazperdeyi "Hollywood'u yö­neten 500 Yahudi ile şeytanın egemenliğinden kurtarmala­rı" çağrısında bulunuyordu. Bu­nun sonucunda gündeme gelen ünlü Hays Yasası (Cumhuriyetçi milletvekili Wilbur  Hays tarafın­dan 1930'da hazırlandı) sayesin­de yavaş yavaş filmlere egemen olmaya başlayan her türlü cinsel sapkınlık gösterisi, erotizm ve onun tabii uzantısı durumunda­ki pornografi, abartılı şiddet sahneleri ve her türlü ahlâksız film karakterinin kökü zamanla kazındı.

Böylelikle, sinema sek­törü uzun yıllar boyunca "kırmı­zı çizgi"nin ötesine geçmekten özenle uzak duracaktı. Ancak, 1960'li yıllarla birlikte aynı ka­ranlık eller tarafından Amerikan toplum hayatına egemen kılı­nan "cinsel özgürlük" akımı ve onun meydana getirdiği kitlesel dejenerasyon, sansür yasaları­nın etkisini adım adım yitirmesi­ne neden oluyordu.

Bütün alt-türlere ölüm!

Akademi'nin Oscar dağıtı­mındaki şaşmaz ilkelerinden bi­ri de, sinemayı sinema yapan iki alt-türe daima saygısızca yaklaş­masıdır. "Üvey evlat" muamele­si gören bu iki alt-tür ile, kolay­ca tahmin edileceği üzere "bi­lim kurgu" ve "korku-gerilim" sinemasını kastediyoruz. Eğer sinema her şeyden önce bir gös­teri sanatı ise, bu türlerin sektö­re yaptığı katkıları hangi aklıse­lim sahibi kişi inkâr edebilir? Oysa yukarıda bazılarına kısaca değindiğimiz "Oscar'sız sinema­cılar" listesinde henüz adını da­hi anmadığımız öyle ustalar var ki, insanın bu şahısların yapıtla­rını hatırladığında dudağı uçuk­luyor. Mesela, Alfred Hitchcock bunlardan yalnızca biri. "Sapık"ın ya da "Kuşlar"ın özelde korku-gerilim sinemasına, ge­nelde de bütün bir sinema tari­hine etkilerini görmezden gelen Akademi, günümüzde adı artık bir kültür simgesine dönüşen Hitchock'u yıllar yılı adam yeri­ne dahi koymadı.

Ezelden beri Akademi'nin kara listesinde bulunan korku- gerilim sinemasının kaderi, en verimli çağını yaşadığı 1970 ve 80'lerde de değişmeyecekti. Hor görülmeye mahkûm olan bu alt-tür uzun yılardır "en iyi ses" ya da "özel efekt" gibi daha geri plandaki teknik ödüllerle yetinmek zorunda kaldı ve hâlâ da aynı klasmanda yuvarlanıp duruyor. "Denizin Dişleri", "Kehanet" ve "Şeytan" gibi filmler kazandıkları onca gişe başarısı ve topladıkları kitlesel beğeniye karşılık, bu alt-türün kendilerini Akademi üyelerine bir türlü beğendiremeyen öz­gün örneklerinden bir kaçıydı.

Aynı aşağılama, modern si­nemanın en baba alt-türü olma pozisyonunu her geçen gün adım adım perçinleyen "bilim­kurgu" için de geçerli. İlk bölü­mü 1977 yılında çekilen efsane­vî "Yıldız Savaşları" o yılki en iyi film ödülünü yine bir Yahudi sanatçının kaleminden çıkan olabildiğine şahsî bir hikâyeye, Woody Allen'in "Mahhattan"ı- nına kaptırmıştı. George Lucas'ın günümüzde bilim-kurgu alt-türünden bile bağımsızlaşa- rak neredeyse başlıbaşına bir tü­re dönüşen bu görkemli uzay operası serisi, o tarihten günü­müze kadar kazandığı bir kaç teknik ödül dışında Oscar gece­lerinde hâlâ avucunu yalamaya devam ediyor.

 Geçmişte aynı kaderi "2001", "Maymunlar Cehennemi", "Üçüncü Türden Yakın Karşılaşmalar " ve "E. T" de paylaşmıştı. Son olarak, sine­mayı yenileyen modern klasik­lerden biri olarak gördüğümüz ve şu sıralarda ikinci bölümüyle bütün dünyada yine fırtınalar kopartan "Matrix"in ödüllerde- ki durumunu da bu yok sayma tavrının güncel bir benzeri ola­rak bir kez daha hatırlatalım.

Oysa, beyazperde yalnızca iyi ağlayan ve ağlatan "trajedi in­sanları"nın boy gösterdiği bir arena değil, düpedüz bir kitle eğlencesi. Bundan dolayıdır ki bir film ancak özgün bir öykü, yüksek bir görsel kalite ve yay­gın bir kitlesel beğeniyi biraraya getirebildiği ölçüde başarılı bir eser sayılıyor.

Tarifeleri yükseltmeye yarayan ödül

Yeniden Akademi'nin entri­kalarla dolu koridorlarına döner­sek, Oscar törenlerinin çağdaş sinemada yol açtığı bir tek pra­tik sonucun sözkonusu olduğu­nu görürüz. O da, ödül kazanan filmler, yönetmenler ve oyuncu­lar açısından belli bir "sınıf atlama"yı peşinen garantilemesi.

Bu durumu incelemeye önce­likle filmlerden başlayalım. Hollywood'dan bütün dünyaya yayı­lan bulaşıcı bir eğilim ile, Oscar öncesi ve sonrasının -oranları küresel ölçekte üç aşağı beş yu­karı şekillenmiş olan- gişe farklı­laşmaları şöyle gelişmekte:
Oscar'a yalnızca "aday ol­muş" bir filmin uluslararası gişe hasılatında ortalama 20 milyon dolarlık bir artış kaydedilir. Eğer aday film "en iyi film" Oscar'ını da kazanmayı başarırsa, bu hası­lat farkı 50 milyon dolara kadar çıkar. ABD'nin ardından İngiltere, Fransa, Almanya ve Japonya gibi diğer önemli ayaklarda bi­rinci gösterim turunu tamamla­mış olan filmler, bu kez Oscar rüzgârını da arkalarına alarak, afişlerinde altın kaplama heykel­ciğin illüstrasyonuyla yerküre­deki ikinci zafer turlarına çıkar­lar. Bu arada Oscar, aynı filmin video kaset, soundrack CD ve DVD piyasasındaki sürümünü de hem üzerine yazılan peraken­de satış fiyatları hem de kamuo­yunun satın alma yoğunluğu açı­sından doğrudan etkileyecektir. En nihayet, ödüllü bir filmin ön­ce şifreli kanallarda, ardından da halka açık genel kanallardaki gösterim ücretlerinin diğer "sı­radan" filmlerden farklı olması, o yapımdan üst üste elde edilen gelirler silsilesinde vazgeçilmez bir ekstra girdiyi oluşturuyor.

Filmler açısından durum böyle... "En iyi erkek ve kadın oyuncu" Oscarı'na aday olup da bunu kazanabilen yeni oyuncu­lar için ise, hemen bir sonraki kontratlarından başlayarak "10'luklar kulübü "ne üyelik du­rumu sözkonusu olmakta. Bu ise film başına en az 10 milyon dolar ve üstü ücret alan az sayı­daki oyuncuyu tanımlayan bir Hollywood terimi. Aynı şekilde bir de "20'likler" diye andan çok daha elit bir grup var ki, on­lar bu sektörün en havalıları.

Günümüzde "en iyi erkek ve kadın oyuncu Oscar'ı" sektörde öylesine titizlikle sömürülen bir imtiyaz ki, bir çok oyuncu yıllar önce başka bir rolden dolayı al­dığı bir Oscar heykelciği vesilesiyle sonradan çevirdiği kaliteli- kalitesiz bütün filmlerin frag­manları ya da afişlerinde "Academy Award Winner" (Oscar sa­hibi) sıfatıyla tanıtılmakta.

Öte yandan, "en iyi yardımcı kadın ve erkek oyuncu" ödülle­ri de onu kazananlar açısından benzer türde sonuçlar doğuru­yor. Kariyerine bu ödülü ekle­yen yeniyetme bir yıldızcık, bir ya da bir kaç film sonra ismini afişlerde ilk sıraya oturtmayı he­men hemen garantilemiş olu­yor. Bol Oscarlı "Titanic"in ro­mantik delikanlısı Leonardo Di Caprio'nun günümüzün en po­püler A kategori jönlerinden bi­rine dönüşmesi bunun en bildik örnekleri arasında sayılabilir.

Mevzûya "yönetmenler" açı­sından bakıldığında ise, "en iyi yönetmen" Oscarı'nın bol sıfırlı kontratların yanısıra kurguya ve senaryoya karışabilme özgürlü­ğünü de beraberinde getirdiğini görmekteyiz. Ki bunlar da Ame­rikan sineması gibi yönetmenin yapımcılar ve stüdyo karşısında tam anlamıyla "memurlaştırıldığı" katı bir sistemden kopartıl­mış az-buz imtiyazlar sayılmaz.

Pekiyi, bu küçük heykelciğin izleyici açısından hiç mi olumlu bir meziyeti yok? Elbette ki sinema endüstrisinin küre­sel çapta kurumsallaşmış diğer bütün ödülleri gibi Oscar da özellikle törensel boyutu ve göz kamaştırıcı pazarla­ması anlamında si­nema endüstrisi­ne belli bir dinamizm ve heye­can getirmek­te. Sinema dünyasının o sıralarda gündem­de olan ve olmayan bütün ünlü yıldızlarını aynı gün, aynı yerde ve en son halleriyle izlemenin bi­zim gibi üçüncü dünya sinema­severleri açısından renkli bir de­neyim olduğu da kuşku götür­mez. Bir de "onur ödülüve "hayat boyu başarı ödülü" gibi kategoriler var ki Akademi bun­lar sayesinde yıllarca emeklerini yok saydığı, şimdilerde köşeleri­ne çekilmiş bir çok kırgın sanat­çıya vefa borcunu ödemeye ça­lışıyor. Bir anlamda yukarıda saydığımız vahim hataların da birer telafisi o ödüller...

Oscar'ın ardındaki bu gibi pozitif realiteleri kabul etme­mek için herhalde ahmak olmak gerekir. Ancak yine de kendi adımıza belirtelim ki, seçici ku­rulları çok daha dar kapsamlı tu­tulan Venedik, Berlin, Cannes ya da İstanbul gibi festivallerde dağıtılan ödüller, sinemasal öl­çütlerin hakkıyla değerlendiril­mesi anlamında çok daha titiz ve saygıya değer bir çabanın ü­rünü gibi duruyor. Çünkü bir si­nema yarışmasında ödüllendir­menin kalitesini artıran ana un­sur "kaç kişinin oy kullandığı" değil, "oylamanın hangi ölçütle­re göre yapıldığı" olmalı. Nite­kim, Oscar'ın son 50 yıldaki "en iyi filmler" dizini ile Cannes Festivali'nin aynı tarihî süreçteki "en iyi filmler" dizininim kıyas­larsanız, Cannes'in gösteriş açı­sından Oscar ile kıyas dahi ka­bul etmeyecek o alçakgö­nüllü yapısına karşın zaman içindeki tercihleri­nin "saf sinema"yı daha fazla yansıttığını görürsünüz. Hiç bir elitist kaygıya düş­meksizin gün gel­diğinde Costa Gavras'ın "Kayıp"ını, gün geldiğinde ise Tarantino'nun "Ucuz Roman "ını ödüllendi­recek kadar açık fikirli bir gelenektir Cannes'inki. Üstelik bu gibi festivallerde başarı, Oscar'daki gibi sınırları belirsiz parçalara ay­rıştırılarak ödüllendirilmez. Filmler kalabalık bir yapım eki­binin ortak emeğinin ürünü ola­rak kabul edilir ve bu yüzden de bir sanat eserine yaraşır şekilde bütünüyle onurlandırılır. Ekip adına ödülü "lider" konumunda­ki yönetmen alır. Ödülün getir­diği milletlerarası onur ise tüm yapım ekibinin ortak malıdır.

Son sözümüz... Film izlerken Akademi'nin beğenilerini tü­müyle boşverin! Her yıl California'da binbir kulis faaliyetinin eşliğinde oy zarflarını sandıklara atan tanımadığınız bir grup adam ve kadının şahsî zevklerine uyarak kendi samimi sanatsal ve ahlâkî ölçütlerinizden uzaklaşmayın. Bir film eğer siz onu beğendiyseniz iyidir, beğenmediy­seniz kötüdür. Unutmayın ki bütün filmler sonuçta sizin be­ğenmeniz için yapılıyor.


Ali Murat Güven

Gazeteci –Yazar
Tarih ve Düşünce Dergisi
Mayıs 2003 – Sayı:39

0 yorum:

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.