Hot!

Türkçülüğün Fikir Babası Kürd Oğlu Kürddü... Ziya Gökalp...

Türkçülüğün Fikir Babası Kürd Oğlu Kürddü... Ziya Gökalp...

Diyarbakırlıydı. Anne tarafından da, baba tarafından da Kürt oğlu Kürttü. Gerçek adı Mehmet Ziya idi. Önceleri Müslüman gibiydi.. Kürtçenin gramerini yazdı.. Sonraları hep yanlış isimlerle bir arada oldu… İsminin başındaki Mehmet’i kaldırdı. Sadece Ziya Gökalp oldu. Sonra dinsiz bir milliyetçiliği savunmaya başladı.. Yanlış anlaşılmasın, Kürt milliyetçiliği değildi bu yaptığı… Ana – baba Kürt olan bu kişi artık en sivri Türk milliyetçilerinden biriydi.. Kürtçenin gramerini yazmış bu kişi artık Türkçenin gramerini yazacaktı..

Yaşarken sergilediği bu zikzakları görüp kendisini eleştirenlere karşı; “"Sosyolojik çalışmalarımdan öğrendim ki milliyet, eğitime dayalıdır" kılıfını bulacaktı.

Liseden ayrıldıktan sonra amcasından Arapça ve Farsça dersleri aldı. Tasavvufla ilgilendi. Fransızca öğrenmeye başladı. Diyarbakır’daki kolera salgını nedeniyle bu şehirde görevlendirilen Doktor Abdullah Cevdet Bey ile tanıştı, fikirlerinden etkilendi. Abdullah Cevdet dinsizliği ve din düşmanlığı ile tanınmış, Türk ırkını ıslah etmek için “Avrupa’dan damızlık erkek getirilmesini” teklif edecek kadar ayarını şaşırmıştı.. Nitekim, öldüğünde, Abdullah Cevdet’in Ayasofya Camii’ne getirilen cenazesi için cenaze namazını kimse kılmamıştı ve cenazesi Fener Patriğinin cenaze arabasıyla taşınmıştı..

Ekonomik sıkıntılar yüzünden öğrenimine devam etmek için İstanbul’a gidememesi, ailesinin evlenmesi için baskı yapması, İnançlı insanların arasında doğmuş ve büyümüş olmasına rağmen sonra hep dinsiz isimlerle bir araya gelip onlardan etkilenmiş olması gibi nedenler 18 yaşındaki Mehmet Ziya’yı intihara sürükledi. Kafasına sıktığı kurşun, güç koşullar altında yapılan morfinsiz bir ameliyatla çıkarıldı. Ameliyatı gerçekleştiren Dr. Abdullah Cevdet Bey ve Diyarbakır’da bulunan genç bir Rus operatördü. İntihar girişiminden sonra kendisini tekrar okumaya verdi. Özgürlüğe düşman olanlara çatan pek çok şiir yazdı.
1896'da , Erzincan Askeri Lisesi’nde öğrenci olan kardeşi Nihat sayesinde Harp Okulu öğrencileri ile birlikte İstanbul'a giden Gökalp, ücretsiz olduğu için Baytar Mektebi'ne kaydını yaptırdı. Buradaki öğrenimi sırasında ülkedeki özgürlük hareketine katılmış insanlarla tanışmak için gayret gösterdi; İbrahim Temo ve İshak Sükûti ile görüştü. Türklerden etkilendi. İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne katıldı. “Yasak yayınları okumak ve muhalif derneklere üye olmak” nedeniyle 1898’de tutuklandı. Bir yıl cezaevinde kaldı.



Hep yanlış insanlarla ve akımlarla iç içe olmak onun 49 yıllık hayatının en göze çarpan noktası oldu..
Serbest bırakıldıktan sonra 1900'de Diyarbakır’a sürgüne gönderildi. Yüksek öğrenimini tamamlayamayan Mehmet Ziya’nın Diyarbakır’daki amcası ölmüş ve kızı Vecihe ile evlenmesini vasiyet etmişti. Amcasının vasiyetini yerine getirmiş ve Vecihe Hanım ile evliliğinden bir oğlu (Sedat), 3 kızı (Seniha, Hürriyet, Türkan) olmuştur.
1908'e kadar Diyarbakır'da küçük memuriyetler yaptı. Eşinin mal varlığıyla rahat bir yaşam sürdürürken el altından hürriyet çalışmalarını yürüttü. 1904- 1908 arasında Diyarbakır Gazetesi’nde şiir ve yazılarını yayımladı.

II. Meşrutiyet’ten sonra Masonların ve Yahudi dönmesi Sabetaycıların kurduğu ve kontrolünde tuttuğu bilinen, zamanın siyasi partisi İttihat ve Terakki'nin Diyarbakır şubesini kurdu ve temsilcisi oldu. "Peyman" gazetesini çıkardı.
Mehmet Ziya, 1909'da Selanik'te toplanan İttihat ve Terakki Kongresi'ne Diyarbakır delegesi olarak katıldı ve örgütün Selanik’teki merkez yönetim kuruluna üye seçildi. Selanik’te kalmayı sürdürerek çevresinde bir kültür hareketi oluşturmaya çalıştı. Lise programlarına sosyal bilimler dersi koydurtarak bu disiplinin okullarımıza girmesini sağladı. İttihat ve Terakki Selanik Şubesi’nin gençlik işleri ile uğraşan kolunun başına geçen Ziya Bey, çevresindeki gençlere toplumbilim ve felsefe dersleri verdi. Tevfik Sedat, Demirtaş, Gökalp gibi takma adlarla Selanik’te yayımlanan felsefe dergisinde yazılar yazdı. Dünyadaki Türkleri birleştiren, güçlü bir Türk devleti kurulmasını tasarlayan Ziya Bey, bu ülküyü dile getirdiği Altun Destanı’nı 1911’de Genç Kalemler Dergisi’nde yayımladı.
1912'de Derneğin merkezi İstanbul’a taşınınca, Ziya Gökalp de İstanbul’a geldi, Cerrahpaşa semtine yerleşti. Mart ayında Ergani/Maden (Diyar-ı Bekir) mebusu olarak Meclis-i Mebusan'a seçildi. Meclis dört ay sonra kapatılınca Edebiyat Fakültesi’nde öğretim görevlisi oldu. Kurumda onun eğitimle ilgili görüşleri kabul gördü; Darülfünun ve Eğitim Fakültesi’nde ders programları, okutulacak kitaplar onun önerileri doğrultusunda kararlaştırıldı. 1913 ve 1914 yıllarında kendisine önerilen Maarif Nazırlığı (Milli Eğitim Bakanlığı) görevini kabul etmedi, üniversitedeki görevini sürdürdü. 1915’te İstanbul Üniversitesi’nin Felsefe bölümünde İctiamiyyat müderrisi (Sosyoloji Hocası) olarak atandı. İstanbul Üniversitesi’ndeki ilk sosyoloji profesörü idi, üniversitelerimize toplumbilim onun sayesinde girdi.
Kürt oğlu Kürt iken düşüncelerini Türkçülük etrafında şekillendiren Mehmet Ziya Gökalp’ın, farkında mıydı bilinmez ama etrafında hep kendileri Türk olmadıkları halde Türk gözüküp Türkçülük yapan, ileride Türkçülüğü bu milletin İslam inancının önüne çıkartmak isteyen Yahudiler ve özellikle de Sabetaycı Selanik Yahudileri vardı..Nitekim bu kitle İttihad ve Terakki (Birlik ve kalkınma) adı ile kurdukları partinin içinde çok sıkı örgütlenmişler ve hedeflerine de ulaşmışlardır.

Munis Tekinalp takma adını kullanan ve asıl adı Moiz Kohen olan safkan Yahudi yazar da onun etrafındakilerden sadece biriydi.. Ziya Gökalp tüm bunlardan ya habersizdi ya da sonradan iddia edileceği gibi kendisi de Diyarbakırlı bir Kürt Yahudisiydi.. İntihar teşebbüsü de aslında İslam’la İnançsızlık arasında git-gellerin neticesi değildi. Müslüman bir çevrenin içinde Müslüman bilinen bir ailenin, her şeyiyle Müslüman gözüken bir ailenin içinde doğup da aslen Yahudi olması, her saniyesi oyun oynamak demek olan böyle bir hayatı kaldıramaması mıydı asıl sebep, bu bilinmiyor…Ama aynı şekli ile Sabetaycı kripto Yahudilerin de içerisinde intihar oranının çok olduğu bilinen bir gerçek…

Adaletle değerlendirilmesi gerekirse bu kolay bir şey değil.. Düşünün bir kere; annenizi-babanızı aile fertlerinizi Müslüman olarak tanıyıp öyle kabulleniyorsunuz, bütün çocukluğunuz bu şekilde geçiyor ve bir gün geliyor 18 yaşına giriyorsunuz ve şok… “Oğlum biz aslında böyle gözüküyoruz ama böyle değiliz. Aslında bizim peygamberimiz Sabetay Sevi. İnançlarımız bu.. Irkımız da Türk – Kürt değil. Yahudi’yiz biz..” deniliyor.. Sonra “Sabetay Sevi ölmeden önce bize vasiyet etti. 18 emri var bize verdiği..” denilerek devam ediliyor.. “Türklerin ve Müslümanların arasında her şeyinizle onlar gibi gözükeceksiniz ama asla kendi Yahudiliğinizden ve inançlarınızdan taviz vermeyeceksiniz” esası bizim en büyük esasımız denilecek.. Eee, siz de olsanız psikolojik bir bunalım geçirebilirsiniz elbet…Nitekim yüz binlerce kişi bunu yaşadı ve günümüzde de Türkiye’de isimleri Mehmet, Ayşe, Hasan, Fatma olan yüz binlerce insan bunu yaşamaya devam ediyorlar..
Konumuz olan Mehmet Ziya, 18 yaşında böyle bir sıkıntı çektiği için mi intihara gidecek kadar büyük sarsıntılar yaşadı bunu bilmiyoruz…
Kaldığımız yerden devam eldim hikâyemize;
İstanbul’a gelir gelmez Türk Ocağı'nın kurucuları arasında yer almıştı. Derneğin yayın organı "Türk Yurdu" başta olmak üzere Halka Doğru, İslam Mecmuası, Milli Tetebbular Mecmuası, İktisadiyat Mecmuası, İçtimaiyat Mecmuası, Yeni Mecmua'da yazılar yazdı. Balkan Savaşı öncesinden I. Dünya Savaşı başlarına kadar Türk Yurdu dergisinin yönetim kurulunda kaldı, derginin her sayısın bir şiir bir de yazı verdi. Türkleşmek-İslamlaşmak-Mua
sırlaşmak başlıklı yazı dizisinde önemli konulara yer verdi. Sonraki yıllarda Yeni Mecmua’yı çıkardı.
Ziya Gökalp, bir yandan da eser vermeyi sürdürüyordu. 1914’te "Kızıl Elma"; 1918’de ise Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak" adlı eseri ile "Yeni Hayat" isimli şiir kitabını yayımladı.


I. Dünya Savaşı'nda Osmanlı Devleti'nin yenilmesinden sonra tüm görevlerinden alındı. 1919'da üniversite içinde İngilizler tarafından tutuklandı; dört ay Bekir ağa Bölüğü’nde tutuklu kaldıktan sonra Ermeni soykırımı iddiaları ile ilgili işgal mahkemesi tarafından yargılandı. Mahkeme sürecinde soykırım iddialarını kesinlikle reddetmiş ve Mukatele(karşılıklı öldürme) tezini savunmuştur. Yargılama sonucu diğer İttihatçılarla birlikte Malta’ya sürgüne gönderilen Ziya Gökalp, orada arkadaşlarına toplumbilim ve felsefe dersleri verdi. Malta sürgünlüğü dönemde ailesiyle yaptığı mektuplaşmalar daha sonra Limni ve Malta Mektupları adıyla kitaplaştırılmıştır; söz konusu kitap Malta sürgünlerinin orada geçirdikleri hayat şartlarıyla ilgili elimizdeki tek eserdir.
Ziya Gökalp, 2 yıllık sürgün döneminden sonra İstanbul’a döndüğünde üniversitede ders vermeye devam etmek istediyse de bu isteği kabul edilmedi. Bir ay kadar Ankara’da yaşadıktan sonra ailesiyle Diyarbakır'a gitti, Ahmet Ağaoğlu’nun desteğiyle Küçük Mecmua'yı çıkardı, yazılarıyla Kurtuluş Savaşı’nı destekledi.
1923'te Maarif Vekaleti Telif ve Tercüme Heyeti Başkanlığı'na atandı, Ankara'ya gitti. Aynı yıl Türkçülüğün Esasları isimli ünlü esrini yayımladı. Ağustos’ta İkinci Dönem Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne Atatürk tarafından Diyarbakır mebusu olarak seçildi. Ankara’ya yerleşen Ziya Gökalp, dünya klasiklerinin dilimize çevrilip yayımlanması ile uğraştı. 1924'te kısa süren bir hastalığın ardından dinlenmek için gittiği İstanbul'da 25 Eylül 1924 günü bir Fransız Hastanesinde sabaha kadar başını duvarlara vura vura ve Allah’a en ağır küfürleri ede ede can verdi… Hastanede Cenazesine bir Hristiyan cenazesi muamelesi yapıldı.. Sultanahmet’teki II. Mahmut Türbesi haziresine gömüldü.

Öleli beri bu kadar sene oldu ama hala asıl kimliğinin ne olduğu kesinleştirilemedi. Bir Kürtçü oldu, bir Türkçü… Bazen İslamcıydı bazen de Dinsiz bir Milliyetçi…Kimine göre Atatürk’ün gerçekleştirdiği inkılapların fikir babası da O’ydu, Cumhuriyeti kuranda O.. Kimine göre Diyarbakır’lı bir Kürt Yahudisiydi…
Ortada bir gerçek var ki, O binbir surat birisiydi… Hayatı ruhi bunalımlar, akli özürler içinde geçti… Bu yönleriyle bakıldığında O hiçbir zaman örnek alınacak bir şahsiyet değildi, hayatından ibret alınacak birisiydi belki O…

Şiir denilen aşağıdaki zırva da Mehmet Ziya’ya aittir;

"Bir ülke ki camiinde Türkçe ezan okunur
Köylü anlar manasını namazdaki duanın
Bir ülke ki mektebinde Türkçe Kur'an okunur
Küçük büyük herkes bilir buyruğunu Hüdanın
Ey Türk oğlu , işte senin orasıdır vatanın"


Mehmed Fahri Serkaya

(Makalenin hazırlanmasında Wikiedia'dan, Mehmet Şevket Eygi, Abdurrahman Dilipak ve Burhan Bozgeyik'in yazılarından istifade edilmiştir...)

0 yorum:

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.