Hot!

"Said-i Nursi bir mason veya Komünist kadar tehlikelidir"

"Said-i Nursi bir mason veya Komünist kadar tehlikelidir"
OSMANLI ŞEYHÜLİSLAMLARINDAN MUSTAFA SABRİ EFENDİ'NİN SAİD-İ NURSİ HAKKINDAKİ O DÖNEMLERDEKİ YAZISI

Osmanlı Şeyhulislamlardan Mustafa Sabri Efendi, “Kürd Said’in Mezhebi Hakkında Reddiye Armağanı” adlı kitabında, çağdaşı ve bir süre birlikte çalıştığı Said-i Nursi hakkında pek çok şeyler söyler.

Bu kitapta geçen bazı ilginç bölümlerini hiçbir yoruma tabi tutmadan aynen aktarıyoruz.

“Bismillah, Hamdele, Salvele..

Saidi Kürdi meselesini tetkik ederken başlıca iki nokta üzerinde durmak icabeder. Birincisi; Müridlerinin SAİDİ i’zam
edeceğiz(büyük bileceğiz) diye küfre kadar varan sözleridir.

İkincisi ise; SAİD’in izharı keramet etmesi(keramet sergilemesi) ve Sure-i Nur’un asıl muhatabının kendisi olduğu hakkındaki zu’mu batılı (yanlış zannı)... Belki de bu sözleri iğfalatı şeytaniyeyi(Şeytan’dan gelen vesveseleri), ilhamatı hakikiye (Allah’tan gelen, Rabbani olan gerçek ilhamlar) zannedecek kadar ihtiyar ve ma’şuş(zayıf) olmasındandır.

Müritlerinin sözleri mücmelen (özetle) şunlardır : “Sait layuhitidir, hatasızdır, yanılmaz ve günah işlemez. Resulü Ekrem’den sonra Alemi İslam’da böyle büyük bir adam gelmemiştir.. Sözleri aynen Kur’an’dır.. Beşeriyeti(insanlığı), Risaleyi Nur ve Sait kurtaracaktır.. Dünyada iki milyon kadar nurcu vardır. Bu insanlar dünyanın hakiki Müslümanları ve Müslümanlığı yegane anlayan insanlardır.. Bu zata dil uzatanlar kafirler ve masonlardır. Sait’in kitabını bir dinsiz okusa itiraz edemez..” vesaire..

Sait ise müritlerinin hilafına(aksine) kendisi için iki şahsiyet tanır.

Birincisi :
Eski Sait’tir. Kürtçülük meselesiyle uğraşmış ve siyasete dalmış Sait-i Muhti’dir. (Yani günahkar Sait’tir.) Diğeri de Lahuyti, (günahsız) ikinci veya yeni Sait’tir. Kendisine göre sureyi Nurdaki manalar bu asra göre ve kendisi için nazil olmuştur. Keramet ehli, siyasetle meşgul olmayan ve bu asra zamanın kutbu olarak bakan bir insandır. Sureyi Nur’daki bu meseleyi ebced hesabı ile Mısır (?) uleması bulup Said’e haber vermişler.. Yani Said’in Cebrail’i ebcedci alimler oluyor. (Asayı Musa ve Zülfikar adlı kitaplara bakılsın..)

Şu iki kısaltmada görüldüğü gibi Saidi kürdi, Müritlerinden daha insaflıdır. Hiç değilse yaşadığı ömrün bir kısmı için hata kabul ediyor.. Müritleri ise onun tırnaklarını ve saçını saklayarak her şeyine bir kudsiyet izafe ediyorlar. Malumatı diniyyeye (dini bilgilere), esasatı şeriyyeye (Şeriatın gerçeklerine) vakıf olmayan bu insanlar çok büyük hatalara düşüyorlar. Biz hem onları, hem de sair(diğer) Müslümanları fıkhı müdevven haricinde (dinin belirli hükümleri dışında) teşekkül etmiş veya etmek istidadında bulunan bilumum nevpeyde (yeni çıkan) mezhep ve cereyanlara karşı müteyakkız (uyanık) bulunmaları için bu satırları yazdık.

Bu kadar büyütülen Saidi Kürdi kimdir :

Sait, kürd cemaatından, şafii mezhepli, nakşi tarikatlı, okur fakat yazmaz, imla bilmez, seksen sene içinde yaşadığı millet olan Türk’ün lisanına hakkıyla vakıf olamamış, felaketten felakete sürüklenmiş, bir hapishaneden diğerine sürülmüş ve bugün seksen yaşını geçmiş ihtiyar bir adamdır.

Devletin büyük makamlarını uzun bir zaman ellerinde tutan bir zümre, bu adamcağızı lüzumsuz yere mahkemeden mahkemeye ve hapisten hapise sürükleyerek kahramanlaştırdılar ve zamanın müçtehidi mübeşşiri haline
getirdiler. Halbuki Deli Said’in ilim ve diyanetle ne alakası var? Halk, üzerinde bu kadar ısrarla durulan bu şahısta bir şeyler var zannile büyüttükçe büyütmüş ve bu güne kadar gelmiştir. İşte bu idare zümresinin milletin başına sardığı belalardan birisi de budur. İ’zam etmeyi bu gençlik onlardan öğrendi. Bu da antitez olarak böylece doğdu.


Hayat-ı ömrünün üçte birini hapishanelerde, polis ve jandarma nezaretinde geçiren bu şahsın akibetini, Sultan Abdulhamit Han’a dil uzatan insanların çektiği ve düçar olduğu azap ve felaket muvacehesinde görüyoruz.

Elmalılı Hamdi ve benzerleri gibi selahiyetli din adamlarının nedametleri(PİŞMANLIKLARI) Mason Cemiyetinin reisi olan Rıza Tevfik’i bile intibaha(yanlıştan dönmeye) getirmiş ve nedametini izhar etmiştir(pişmanlığını açıklamıştır). Sait’te buna ait bir satır yazıya rastlamak hala mümkün olamamıştır. Hatta, baştan başa Sultan Abdulhamit Han’a hücum
eden “İki mektebi musibetin Şehadetnamesi” isimli kitabı yeniden basılmış ve mahkemede hürriyet aşıkı ve kahramanı olduğuna delil gösterilmek istenilmiştir.

Sait, Kürdistan Azmi Kavi Cemiyetinin arzusu üzerine mahalli Kürt kıyafeti ile, boynunda dürbün, belinde tabanca ve kama, ayağında lapçin ve başında poşu olduğu halde İstanbul’a gelmiş ve büyük bir cüretle Cuma selamlığında
Padişaha cemiyetin “Sait” imzası altında yazdığı ve esası kürtçe tedrisat yapacak mektepler açmaya dayanan arizayı (istirhamnâmeyi)takdim etti. Memleketin ve milleti islamiyenin ittihadını(birliğini) bozmak gayesine matuf olan bu hareketi canianesinden dolayı haklı olarak tımarhaneyi boyladı. Sonra affolup memleketine yollandı.

Kürtçülük uğrunda kendi padişahına sövecek kadar akıl ve iymandan bi behre (nasipsiz) Sait, bugün sahneye müçtehidi mübeşşir veya kutbu azam olarak çıkmış görünüyor ve cehelei nas da (insanların cahilleri de) bu delinin etrafında haleleniyor. Kendini Kuranı aziymmüşşanın müdafii(savunucusu) gibi gösteren Sait bizzat kendisi Kuranı aziymüşşana muhalefet etmektedir. Gaybı yalnız Allah’ın bileceğini, Kuranı Keriymin kaç kere tekrar etmiş olmasına rağmen Sait, Hazreti Ali’nin Celcelutiyye kasidesinde risalei Nur ve Siracünnur’un geçtiğini, bunu keşfettiğine bizi inandırmak ister (İkinci Şua, Sahife 53).

İnsanın aklına öyle geliyor ki; “Acaba ben de Risalei Nur adlı bir kitap yazsam o zaman kasidedeki siracünnur kastı acaba hangimizin kitabı olur?” diyorum.

Risalelerin yazılışı da pek acayiptir. Bilmem kaçıncı Lem’anın kaçıncı şuasının şu meyvesi zühre yıldızından gelmiş beşinci noktası olarak yazılıyor. Sonra bunlar birleşerek Kuran cüzlerine imtisal derecesine, Lemaat, Şuaat, Mektubat vs. olacakmış.. Sözleri de “Sözcat” olmasa bari.

İşbu reddiyeyi, hasreti ile yandığım vatanıma ve uğrunda bir ömür çürüttüğüm dinime ihaneti düşünen gerillacı asi Said’e son ihtar olarak yazdım.

Damarında bir damla Türk kanı olan her Müslümana, bu adamın Mason ve Komünist kadar tehlikeli olduğunu ehemmiyetle hatırlatırım. Ve selamü aleyküm ve Rahmetullahi ve Berekatühü.

Mustafa Sabri
Tuhfetür Reddiye Ala Mezhebi Saiydil Kürdiyye, Mustafa Sabri, s. 3-14.

----

Said-i Nursi alim de değildir, evliya da değildir.


İLGİLİ BAĞLANTILAR;


Mahşerin Dört Atlısı (Said Nursi, Cemaleddin Afgani, Muhammed Abduh, Ali Suavi)
http://akademim.blogspot.c​om/2011/04/mahserin-dort-a​tls-said-i-nursi.html


İşte Said Nursi'nin Üstad Kabul Ettiklerinden Biri Daha; Ali Suavi... Alim mi? Ajan mı? Cahil mi?
http://akademim.blogspot.c​om/2011/04/iste-said-nursi​nin-ustad-kabul.html

Said Nursi'nin Üstadlarından Muhammed Abduh kimdir?
http://akademim.blogspot.c​om/2011/04/said-nursinin-u​stadlarndan-muhammed.html


Sözde İslam Alimi, İngiltere İçin Darbe Yaparken Öldürüldü; Ali Suavi ve Çırağan Vak'ası
http://akademim.blogspot.c​om/2011/04/sozde-islam-ali​mi-ingiltere-icin-darbe.ht​ml

Dinler Arası Diyalog Tuzağını Başlatan Said Nursi mi?
http://akademim.blogspot.c​om/2011/04/dinler-aras-diy​alog-tuzagn-baslatan.html


Hepsini Aynı Güç Odakları Organize Etti / Ediyor...
http://akademim.blogspot.c​om/2011/04/hepsini-ayn-guc​-odaklar-organize-etti.htm​l

Kalbime Öyle Geldi ki, Bana Malum Oldu ki ve Said Nursi
http://akademim.blogspot.c​om/2011/04/kalbime-oyle-ge​ldi-ki-bana-malum-oldu.htm​l

"Müslüman İseviler" iddiası ve kavramı bir TUZAKTIR...
http://akademim.blogspot.c​om/2011/04/musluman-isevil​er-iddias-ve-kavram-bir.ht​ml

Risale-i Nurlara el atıldı ve değişiklikler yapıldı.
http://akademim.blogspot.c​om/2011/05/risale-i-nurlar​a-el-atld-ve.html

"Ey kulum! Yiyip içip şükür edecektin! Şimdi neden bu halde huzuruma geldin!"
http://akademim.blogspot.c​om/2011/04/ey-kulum-yiyip-​icip-sukur-edecektin.html

20 yorum:

  1. " ... 1923 denberi Mısır’da yaşıyan, buraya hiç gelmiyen, 1952 de Mısır’da vefat eden Mustafa Sabri Efendi, 1958 de basılan “İman Hakikat­leri”nden, 1957 de basılan “Konferans”tan, 1959 da bası­lan “Şualar”dan, sahife numarası beyan ederek parçalar naklet­mek nasıl olur? Bu ne kadar ahmakça bir düzenbazlık! ... "

    RİSÂLE-İ NUR MUARIZI YAZARLARIN İSNADLARI HAKKINDA İLMÎ BİR TAHLİL

    EŞREF EDİB

    YanıtlaSil
  2. " ... DÜZME BROŞÜR

    Düzme eser malûm. Meçhul bir yazar, “Tuhfetür-red­diye Alâ Mezheb-i Said-il Kürdiye” diye bir broşür neş­retti. Bunun muharriri olarak ta “Osmanlı devrinin sabık Şeyhülislâmı Mustafa Sabri”yi gösterdi. Gûya merhum Mustafa Sabri Efendi bu broşürü hayatında yazmış, fakat öl­dükten sonra neşrini vasiyet etmiş. Bu düzme eseri tevsik için de sonuna güya “Bağdat, Rabıtat-ül Ulema Cemiyeti Reisi Emced Zehavî” tarafından yazılmış bir takriz mek­tubu ilâve etmiş. Bu suretle meşhur bir Şeyhülislâm ile mümtaz bir İslâm âliminin isimleriyle bu sahte eseri maske­lemiş. Suikastini gizlemek için de türlü türlü şaklabanlıklarda bulunmuş. Eserin başına Arap harfleriyle yazılmış bir bes­mele-i şerife klişesi koymuş. Uzun uzun hamd-ü senalarda, salât ve selâmlarda bulunmuş. Hasılı abanî sarıklı, uzun tesbihli bir kıyafete bürünmüş, takmış takıştırmış, bir risâle yapmış, Ankara’da ismi var cismi yok bir matbaada bastırıp neşretmiş, bize de bir nüsha göndermiş.

    Biz bu düzme eseri daha görür görmez sahte olduğunu anladık. Esere takılan ad tamamiyle kaide-i Arabiyeye aykırı, uydurma bir terkip. Mustafa Sabri Efendi gibi bir allâme­nin böyle bir hata irtikâp etmesine imkân ve ihtimal var mı? Sonra yaprakları çevirerek biraz göz gezdirdik. Baştan başa hemen her sahifesinin, her cümlesinin düzme olduğu gün gibi aşikâr. Hem o kadar cahilâne, o kadar ahmakça bir sahtekârlık ki hemen suçüstü yakalamak mümkün. Ne yapmış biliyor musunuz? Mustafa Sabri Efendinin vefatından beş altı sene sonra burada basılan Risâle-i Nur eserlerinden sahife ra­kamları zikrederek fıkralar nakletmiş. 1923 denberi Mısır’da yaşıyan, buraya hiç gelmiyen, 1952 de Mısır’da vefat eden Mustafa Sabri Efendi, 1958 de basılan “İman Hakikat­leri”nden, 1957 de basılan “Konferans”tan, 1959 da bası­lan “Şualar”dan, sahife numarası beyan ederek parçalar naklet­mek nasıl olur? Bu ne kadar ahmakça bir düzenbazlık!

    Ya bu düzme reddiyenin sonundaki “Bağdat, Rabıta-tül Ulema Cemiyeti Reisi Emced Zehavî” namına uydu­rulan takriz mektubuna ne dersiniz? Bu düzenbazlığı yapan her kim ise “Emced Zehavî” denilen zatın bu uydurma mektubu görünce tekzip edeceğini, bu suretle foyasının mey­dana çıkacağını hiç düşünmemiş mi? Emced Zehavî, Risâle-i Nur müellifinin pek samimî ve yakın dostu olduğunu, Ri­sâle-i Nur müellifinin 1952 de İstanbul Ağırceza Mahkeme­sinde beraet ettiği zaman Emced Zehavî’nin, merhumu tebrik etti­ğini ve bu tebrik telgrafı Sebilürreşad’ın 1952 Nisan ta­rihli ve 124 sayılı nüshasında dercedilmiş bulunduğunu bu düzen­baz hiç görmemiş, işitmemiş mi? Bu telgraf aynen şöy­ledir:

    “İstanbul’da Sebülürreşad Mecmuasına:

    “Büyük İslâm âlimi Bediüzzaman Hazretlerinin beraet kararı, bizleri sonsuz bir sevinç içerisinde bıraktı. Bu sevince, vesile olan bu âdil hükme istinaden Türk mahkemesine ve fahrî avukatlarına teşekkürlerimizi, Üstad ve kardeşlerimize, mecmuanız vasıtasiyle, bildiririm”

    IRAK – Emced Zehavî

    Emcedi Zehavî’nin İstanbuldaki dostlarından biri, bu düzme reddiyeyi görünce bir nüshasını Bağdat’a Emced Zehavî’ye göndermiş, hemen cevap almış. Şimdi Emced Zehavî’nin bu hakikî mektubu ile broşürdeki onun namına uydurulan sahte mektubu yanyana koyunca artık broşürün sahteliğine başka delil aramağa hacet kalmaz.

    ... "

    RİSÂLE-İ NUR MUARIZI YAZARLARIN İSNADLARI HAKKINDA İLMÎ BİR TAHLİL

    EŞREF EDİB

    YanıtlaSil
  3. " ...
    Düzme broşürde gûya Emced Zehavî tarafından mer­hum Mustafa Sabri Efendiye gönderildiği beyan olunan sahte mektup aynen şöyledir:

    “Müellife bir mektup.

    “Reddiyenizi dikkatle okudum. Alem-i İslâmı yıkmak için çalışan birtakım hainlerin menfur faaliyetlerini yurt dışında tespit etmeniz şayan-ı şükrandır. Aynı kımıldamalar Irak’ta da göze çarpmıyor değildir. İyi bir tetkik mahsulü olan reddiye­niz, bozgunculara karşı aldığımız tedbirlere ışık tutacaktır. Alem-i İslâma tavsiye olunur. Irak’taki Müslümanlar adına selâm ve saygılarımın kabulünü arz ederim.”

    Irak Rabıta-tül-Ulema Cemiyeti Reisi

    Emced Zehavî

    * * *

    Emced Zehavî’nin âhiren İstanbuldaki dostuna gönder­diği hakikî mektup da aynen şöyledir:


    “Ahi Fillah, muhterem kardeşim,

    “Şimdi mektubu âlinizi aldım. Meali gûya Said Nursî Ri­sâlesi üzerine Sabri Efendinin yazdığı şey üzerine ben de red­diye yazdım. Halbuki hiç bu babta malûmatım yoktur. Ne merhum Nursî’ye ait bir risale görmüşüm ve ne merhum Sabri Efendinin ona reddiye yazdığından haberim, malûma­tım yoktur. Hepsi iftiradır. Çok size teşekkür ederim ki is­mimi tehlikeden kurtaracaksın ve sizden çok memnunum is-mimi muhafaza ettiğinizden ve bu tehlikeden kurtarmaktan memnun olup dua ederim.”

    9 Eylül 64 Ahüküm Fillah

    Emced Zehavî

    Gördünüz mü meçhul yazarın düzenbazlığını?...
    ... "

    RİSÂLE-İ NUR MUARIZI YAZARLARIN İSNADLARI HAKKINDA İLMÎ BİR TAHLİL

    EŞREF EDİB

    YanıtlaSil
  4. Ahmet Bey!
    Tek bir açıdan bakarak, gereksiz tartışmaya ve zaman kaybına meydan vermeden meseleyi çözelim;

    Farzedelim ki bu yukarıdaki yazı Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi'ye ait değil...

    Peki, iddialar nedir? Cevapları Nelerdir?

    1- Eserlerinde yazdıklarının yüzde doksanı kalbine geldiği iddia edilen ilhamlara dayanan tek bir muteber din alimi daha var mıdır bu ümmette?

    2- Veli padişah Sultan II. Abdülhamid Han'a bir ömür sıkıntı verdiği, ikinci said döneminde bile tavrını pek de düzeltmediği, yazılı bir pişmanlık belirtmediği bilinen bir gerçek değil mi?

    3- Nerede görülmüş icazet almamış birinin ulemadan olduğu? Kendi kendine yetişen ağaçların meyve vermediği misali, sözüm ona doksan cilt kitap okuyarak alim olduğu iddia edilen bu zat nasıl meyve verebilir? Yatiştirdiği tek bir muteber din alimi var mı? Medrese usulü eğitimin yıkılmaması ve bu şekilde din-i islamın yıkılmaması yolunda ne yapmıştır?
    Bu güne kadar ben de doksan cilt eser okumuşumdur, şimdi ben de mi "Bediüzzaman" oldum?
    O'nun medreseden bile kaçan haşarı bir talebe olduğu gerçeği neden gizlenir?
    Haftada bir kaç saat yanında durabilen ve medresede okuyan ağabeyi ne kadar ilmi ders verebilmiştir ona?


    4- İslam halifesi ve meşru padişaha karşı mitingler organize etmek ve medrese talebelerini hatta müderrislerini ayaklandırmak ne demek? Bu ister birinci said devrinde ister ikinci said devrinde olsun ne feci bir cehalet, ne feci bir öfke ve hareket? Kim bu derecede şiddetli ahmaklık yada kasıt yapan birine muteber gözle bakabilir? Hangi gerçek ehli sünnet uleması onun yaptığı gibi Meşrutiyet veya cumhuriyet mücadelesi verebilir? Müslim-gayrimüslüm herkesin bir mecliste toplaşması, bilen bilmeyen herkesin seçilip seçebilmesi sistemini nasıl olur da muteber bir alim savunabilir? Osmanlıya ve dolayısıyla İslam alemine son darbeyi bu meşruti idare sistemi vurmamış mıdır? Sultan Hamid'in onu önce tımarhaneye kapattığı sonra affedip sürgün ettiği ifadesi gerçek değil midir?

    5- Ebced ve cifir haktır.Bu ince ilimler vardır... Bunların hakkını veren gerçek alimler de vardır.Ama Deli Said'in ebced veya cifire dayanarak "şu vakitte şöyle olacaktır, bu vakitte böyle olacaktır" dediklerinin hangisi gerçek oldu? Bu gerçek olmayanlar risale i nurların yeni baskılarından neden çıkartıldı?

    (devamı arkadan yayınlanacak)

    YanıtlaSil
  5. 6- Deli Said, bu ümmed-i muhammed'in içinde tek bir muteber alimin dahi bahsetmediği ve kendi uydurduğu "müslüman iseviler" tabirini ne için uydurdu? Bu dosdoğru olarak "Peygamberimizi ve Kur'an ı Kerimi hak bilmeyen gayri müslimleri kurtulanlardan bilmek" ve bu şekilde islamın en temel hakikatlerini çiğneyip geçmek değil midir?
    Bu gün ayyuka çıkan dinler arası diyalog fitnesine o zamandan zemin hazırlamak değil midir?

    7- Aynen bu yazıda iddia edildiği gibi bunca yıl sonra görünen manzara şu değil midir;
    - Risale i nurda yazılı olanlar doğrudan Allah tarafından Deli Said'in kalbine indirilmiş ve Said bile bunlarda kalem oynatamamıştır.
    - Nur şakirtleri, fıkıh, hadis, kelam, tefsir ve diğer İslami ilimlerin varlığından bile bihaber bırakılmışlardır. Risaleler tek muteber kaynak olmuştur. Hatta Kuran-ı kerim dahi risalelerin gölgesinde kalmış ve risaleler kuran'ın önüne konmuştur...
    -Bazı bölgelerde kuran hatmi yapar gibi Risale hatmi yapanlar görülmüş ve "Bizim falanca ağabey çok alim biridir, risaleleri yedi kere hatmetmiş" gibi sözlerle cahil müslümanlar istenilen ayara sokulmuşlardır... Hatta her namazın ardından sanki kuran okurmuş gibi risale okunması da yaygın bir adet olmuştur…
    - Binlerce muteber ehli sünnet aliminin, onbinlerce eseri elde mevcutken bu şakirtler değil bunları açıp okuyup istifade etmek, bunların varlıklarından bile bihaber bırakılmışlardır....

    8- Bunca yıl geçtikten sonra bile Deli Said'in mezarı neden bulunamamıştır? Bağlıları bu derecede güçlenmişken, uluslar arası bir güç halini almışken bir mezarı buldurmak bu derecede güç bir araştırmamı gerektirir?
    O'nun mezarının Vatikan'da olduğu şüpheleri de göz önüne alındığında bunca sui zan tehlikesinden ve fitne ihtimalinden müslümanları korumak için de olsa, o mezar artık bulunmalı değil miydi?

    9-Said Nursi’nin ömrünün son devirlerinde Fener’deki patrik ile sıkı diyalog halinde olduğu iddiası doğru mudur? “Manevi cihazlanma derneği” adı ile kurulan masonik dernekte hem masonların, hem Hıristiyanların hem de said nursinin sağ kollarının ve avukatının toplaşması bir tesadüf müdür?

    10- Onun yolundan gittiğini iddia eden Fethullah Gülen’in de bir çok sapkın görüşlerine risale-i nurlarda denk gelmek ne demektir?
    Fethullah Gülen’in de aynı şekilde Siyonistler, Masonlar ve Hıristiyanlarla içli dışlı oluşu ne demektir?
    Gülen kurulu bir düzeni mi devralmıştır, onun üstadı bu düzeni kurup ardından gelenlere mi devretmiştir?
    ADL isimli Siyonist örgütün Zaman gazetesi- Gülen cemaati ve yapılanmaları ile bu derecede içli dışlı oluşu ne demektir?

    Masonluk ve Siyonizm o devirlerde sadece Afgani, Abduh gibileri mi kurtarıcı olarak sahneye sürmüştür? Eş zamanlı olarak Osmanlı da ve ülkemizde kimler sahte kurtarıcı olarak, sahte ulema olarak sahneye sürülmüştür?
    Bir çok temel itikadi meselelerde dahi hatalı fikirlerini alenen ilan eden İngiliz Ajanı ve Mason Afgani’yi Deli Said’in “Üstad” bilmesi ne demektir?

    Bu şebekeyle, daha yeni yeni yapılanırken bile, Mısır’daki sürgün hayatında bile kelle koltukta mücadele veren Mücahid / merhum Mustafa Sabri Efendi, neden bu risaleyi kaleme almasın ki?

    Mehmet Fahri Sertkaya
    Akademi

    YanıtlaSil
  6. Mehmet Bey,

    Eşref Edip Bey'in adı geçen kitabını mütalaa ederseniz orada ithamları ve cevaplarını bulabilirsiniz, takdir edersiniz ki kitabı buraya yazamazdım.

    " ... Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi son dönem İslâm alimlerindendir. Osmanlı şeyhülislamlarının yüz yirmi yedincisidir. İttihat ve Terakki Cemiyetine muhalif olup, Beyanü'l-Hak dergisinde baş yazarlık yaptı. Çok zor bir dönemde Şeyhülislamlık yaptı. 1922 yılından sonra Kahire'ye yerleşti ve Camiü'l Ezher'de müderrislik yaptı. Bediüzzaman ile samimi dostlukları olup, Risale-i Nur'un Ezher'de okunup yayılmasına yardımcı oldu.

    Mustafa Sabri Efendi, 1869 yılında Tokat'ta doğdu. İlk eğitimini memleketinde yaptıktan sonra Kayseri'ye giderek medrese eğitimi aldı. Buradan İstanbul'a geçti. Padişahın ders hocalarından olan Asım Efendi'den ilim tahsil ederek medrese eğitimini tamamladı. Yirmi iki yaşında Fatih Camiinde ders vermeye başladı. Çok sayıda talebe yetiştirdi. Bir ara Sultan Abdülhamid'in kitapçılığı görevinde de bulundu. Bu dönemlerde çeşitli nişan ve rütbeler aldı.

    1908 yılında Tokat Mebusu olarak meclise girdi. İkinci Meşrutiyetin ilanındaki katkı ve çabalarından dolayı İttihat ve Terakki Cemiyeti ile orduya teşekkür yazılarını kaleme aldı. Ancak, istibdada karşı yola çıkan yeni idarenin eski dönemi aratması ve muhalefete hayat hakkı tanımaması üzerine muhalifler safında yer aldı. Önce Ahali Fırkası ve daha sonra Hürriyet ve İtilaf Fırkası'nın kurucuları arasında yer aldı.

    1913 Bab-ı Âli baskını, giderek sertleşen iktidarın tutumu ve aldığı tehditler üzerine önce Mısır'a, oradan da Romanya'ya gitti. Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı ordusunun Romanya'ya girmesi üzerine Bursa'ya gönderilerek mecburi ikamete tabi tutuldu. 1918 yılında tekrar siyasi hayatın içine girdi. Aynı yıl Darü'l-Hikmeti'l-İslâmiye azalığına seçildi. Bir yıl sonra şeyhülislam oldu. Kısa bir süre sonra bu görevden ayrıldıysa da 1920 yılında tekrar bu göreve atandı. Ancak, kabine üyeleriyle anlaşamadığından bu görevi de kısa süreli oldu ve istifa etti. Aynı yıl teşkil edilen "Mutedil Hürriyet ve İtilaf Fırkası" kurucuları arasında yer aldı. (1)

    Damat Ferit Paşa kabinesinde yer alması, Kuva-yı Milliyecilere karşı tutumu gibi sebeplerden dolayı tekrar yurttan ayrılmak zorunda kaldı (1922). Önce Romanya'ya giderek Şehzade Nizamettin Efendi'nin yanında bulundu. 150'likler listesinde yer aldığı için artık dönmesi mümkün değildi. Bir süre oğlu ile birlikte Yunanistan'da "Yarın" gazetesini çıkardı. Bazı eserlerini tefrika olarak gazetesinde neşretti. Daha sonra Hicaz'a ve oradan da Mısır'a giderek Kahire'ye yerleşti. Ezher Üniversitesinde müderrislik yaptı. 1954 yılında burada vefat etti.

    Son Osmanlı ulemasından olup, önemli fikir ve din alimi olan Mustafa Sabri, özellikle İslâm'a yöneltilen haksız ithamlar karşısında fikirlerini beyan ederek karşı çıktı. Bununla beraber bazı din adamları ile de fikri ayrılığa girdi. Mevkifü'l-Akl ve'l-İlm adlı eserinde Muhammed Abduh ve Cemaleddin Efgani hakkında çok sert eleştirilerde bulundu. Söz konusu şahısların Ezher'i karıştırdıklarını, adım adım dinsizlere yaklaşarak zararlı gelişmelere sebep olduklarını sert bir şekilde ifade etti. (2)

    YanıtlaSil
  7. Bediüzzaman Hazretleri, bir soru üzerine Mustafa Sabri Efendi ve Musa Carullah (Risale-i Nur'da Musa Bekuf olarak geçmektedir) ile ilgili izahlarda bulunmaktadır. Birincisi muhafazakâr, diğeri reformist olarak adlandırılan bu şahıslar hakkında; "Birisi ifrat etmiş, diğeri tefrit ediyor" değerlendirmesinde bulunmaktadır. Bediüzzaman'a göre; Mustafa Sabri Efendi görüşlerinde Musa Carullah'a göre haklı olmakla beraber, "Muhyiddin gibi ulûm-u İslâmiyenin bir mucizesi bulunan bir zâtı, tezyifte (küçük düşürmek) haksızdır... Mûsâ Bekûf ise, ziyade teceddüde (çok fazla yeniliğe) taraftar ve asrîliğe mümâşâtkâr efkârıyla (uygun fikirleriyle) çok yanlış gidiyor. Bazı hakaik-i İslâmiyeyi (islami hakikatleri) yanlış tevillerle (yorumlarla) tahrif ediyor (bozuyor). Ebu'l-Âlâ-yı Maarrî gibi merdut (reddedilmiş) bir adamı muhakkikînlerin (Hakikat alimleri) fevkinde (üstünde) tuttuğundan ve kendi efkârına (fikirlerine) uygun gelen Muhyiddin'in Ehl-i Sünnete muhalefet eden meselelerine ziyade (fazlaca) taraftarlığından, ziyade ifrat ediyor (aşırıya kaçıyor) ." (3)

    Hüseyin Cahit Yalçın saldırgan bir ifade ile; Arap kültürüne ihtiyacın olmadığını açıkça ifade ettiğinde, dini duyarlılığı olanların tepkisine yol açtı. Gerek o zaman gerekse sonraki dönemlerde "Arap kültürü" maskesi kullanılarak dini değerlere saldırılar yapıldı. İslâm'a açıktan saldırma yerine Arap kültürü ifadelerinin kullanılması tercih edildi. Yalçın'a karşı en sert tepkiyi gösterenlerden birisi de Mustafa Sabri Efendi oldu. Yazılarıyla İslâmiyet'in üstün bir kültüre sahip olduğunu dile getirdi. Müslümanları harekete geçmeye çağırdı. (4)

    Mustafa Sabri Efendi, Kahire'de bulunduğu sıralarda hem Bediüzzaman hem de Risale-i Nur ile alakasını kesmedi. Ezher Üniversitesinde Nurlara özel önem verdi, okunmasına katkıda bulundu. (5)

    Bediüzzaman, "Dârü'l-Hikmet'te benim arkadaşım" dediği Mustafa Sabri Efendi'ye verilmek üzere Camiü'l-Ezher'e "hediye-i vakfiye... olarak on bir tane hususî mecmuaları[nı]..." gönderdiğini belirtmektedir. İslâm'ın büyük medresesinin o sıralarda yirmi yedi bin öğrencisinin olduğu belirtilmektedir.(6) Böylece Nurlardan çok sayıda kişinin istifadesi sağlanmıştır.

    Bazı hatıralarda, Risale-i Nur Külliyatı içinde neşredilmek üzere Mustafa Sabri Efendi'nin bir eserini gönderdiği nakledilmektedir. Eseri getiren şahıslara Bediüzzaman'ın, böyle bir şeye müsaadenin olmadığını, eserde ihtilaflı konuların bulunduğunu, Nurların ittifakı esas aldığını belirterek selamını götürmelerini istediği belirtilmektedir. Ezher'de okuyanlardan Hacı Ali Kılıçalp, Mustafa Sabri Efendi'nin aracılığıyla Bediüzzaman tarafından üniversiteye hediye edilen Külliyatın kütüphaneye teslim edildiğini ve teslime dair resmi bir belgenin kendisine verildiğini nakletmektedir.(7)

    YanıtlaSil
  8. Bediüzzaman ile aralarında samimi bir dostluk olmakla birlikte temel bazı fikir ayrılıkları da mevcuttur. Muhyiddin-i Arabi konusunda farklı yaklaşımlarının yanında başka görüş ayrılıkları da olmuştur. Mesela, Mustafa Sabri Efendi Kuva-yı Milliye hareketine karşı olmasına rağmen Bediüzzaman, Kuva-yı Milliye hareketinden yana tavır koydu ve esaret altındaki İstanbul'da Şeyhülislamlık tarafından verilen menfi yöndeki fetvaya karşı çıktı.

    Mustafa Sabri Efendi, Bediüzzaman'ın çok sayıda talebesi olmasına rağmen neden cihat için harekete geçmediğini, Ezher'de okuyan talebeler aracığıyla sordu. Bediüzzaman, en büyük cihadın iman dâvâsı olduğunu, en önemli meselenin imanı kurtarmak olduğunu, dahilde (içerde) müspet hareket ederek asayişe zarar verilmemesinin ehemmiyetine işaret ederek cevap verdi.


    "... bilhassa Müslümanların başına öyle bir hadise ve öyle bir dâvâ açılmış ki, her adam, eğer Alman ve İngiliz kadar kuvveti ve serveti olsa ve aklı da varsa, o tek dâvâyı kazanmak için, bilatereddüt (çekinmeden) sarf edecek." O dâvâ da imanı kazanma veya kaybetme dâvâsıdır." (8).

    Prof. Dr. Ali Özek, Bediüzzaman'ın imanın ehemmiyeti hakkında uzun bir izahatta bulunduğunu ve söylediklerini daha sonra Mustafa Sabri Efendi'ye aktardığını belirtmektedir.

    Mustafa Sabri Efendi, Bediüzzaman ve söyledikleri hakkında; "...Said Efendi gerçekten haklıdır! Evet söyledikleri doğrudur. O dâvâsında muvaffak oldu. Biz hata ettik. O memleketten hiçbir yere ayrılmadı, sebat etti..." ifadeleriyle Bediüzzaman'ı tasvip ve takdir ettiğini belirtti. (9)

    Mustafa Sabri Efendi; "Yeni İslâm Müçtehidlerinin Kıymet-i İlmiyesi" adlı eserinde Musa Carullah'ın fikirlerini tenkit etti. "Savm-ı Ramazan" adlı eserinde, orucu fidye ile geçiştirmeye çalışanları eleştirdi. Gerek Türkiyede gerekse Mısırda benzeri tartışmalarla namazda surelerin tercümelerinin okunması şeklindeki görüşlere karşı, "Mesele-i Tercemetü'l-Kur'ân" adlı eseri kaleme aldı. Beyanü'l-Hak ve Yarın gazetesi dışında Malumat, Yani Gazete, Tasisat, Alemdar, İkdam gibi muhtelif yayın organlarında çok sayıda makalesi yayınlandı.

    Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendiye yukarıdaki objektif tespitler ışığında bakacak olursak; ifrat ve tefrit yorumlardan kurtulmuş oluruz. ... "
    Dipnotlar:
    (1) bk. Sadık Albayrak, Son Devrin İslâm Akademisi Dar-ül Hikmet-il İslâmiye, Yeni Asya Y., 2. Baskı, İstanbul 1973, s. 179
    (2) bk. Yeni Rehber Ansiklopedisi, "Mustafa Sabri Efendi", Türkiye G.Y., 15. C., s. 29
    (3) bk. Lem'alar, s. 272, 273
    (4) bk. Şerif Mardin, Bediüzzaman Said Nursi Olayı, İletişim Y., İstanbul 1992, s. 221-226
    (5) bk. Sözler, s. 713
    (6) bk. Emirdağ Lahikası, s. 301
    (7) bk. Necmeddin Şahiner, Son Şahitler, 3. C., s. 118-119, 133
    (8) bk. Asa-yı Musa, s. 20-21
    (9) bk. Şahiner, Son Şahitler, 4. C., s. 442

    YanıtlaSil
  9. " ...
    BEDİÜZZAMAN BİR EHL-İ SÜNNET BÜYÜĞÜDÜR

    Yazar: Mehmet Şevket EYGİ, 17-12-2008

    KALBİNDE İslâm, İman, Kur’ân, Ümmet, Şeriat, Sünnet, Mukaddesat sevgisi olan her Müslüman Bediüzzaman Said Nursî hazretlerini sever ve sayar, onu minnet ve teşekkürle anar. Çünkü bu muhterem zat, bütün ömrünü bu saydığım değerlere hizmet ile geçirmiştir ve Cenâb-ı Hakk’ın lütfuyla büyük fütuhata nail olmuştur.

    Yakın tarihimizde Müslümanlar çok kara günler gördüler, çok ağır zulüm ve baskılara maruz kaldılar, çok eziyetler ve işkenceler çektiler. İşte o karanlık zulüm devrinde Üstad Bediüzzaman Said Nursi hazretleri bu halkın imanını kurtarmak için hasbeten lillah çalışıp çabalamıştır.

    Ne kadar esef edilse azdır... Zamanımızda böyle mübarek bir zatın aleyhinde bulunan birtakım Müslümanlar görülmektedir.

    Onlar merhum Üstad hazretlerini karalamak için çeşitli iftiralara baş vuruyor, yanlış yorumlar yapıyor.

    Bendeniz bu yazımda elimden geldiği kadar Üstad hazretlerinin bazı özelliklerini anlatmak ve sıralamak istiyorum.

    Birincisi: O bir Ehl-i Sünnet büyüğüdür. Kesinlikle hiçbir bid’atle, bozuk akide, fikir ve görüşle ilgisi yoktur. İtikatta sünnîdir, amelde sünnîdir.

    İkincisi: Üstad hazretleri dinde reform, yenilik, değişiklik yapılmasına karşıdır. İslâm’ı bir bütün olarak kabul eder, İslâm’ı Ehl-i Sünnet imamlarının anladığı ve anlattığı şekilde anlatır ve öğretir.

    Üçüncüsü: Üstad hazretleri tarih boyunca birkaç kişiye nasip olmuş keskin bir zekâya, harikulâde bir akla, derin bir firasete, akılları hayrete düşüren güçlü bir hafızaya sahipti. Ondört yaşında şer’î ilimlerden icazet almıştır. Mâneviyat ve tasavvuf sahasında da derecesi yüksekti. Her gün ezkar ve evrad ile meşgul olurdu. Son derece yüksek bir ahlâka sahipti. Kötülükleri affeder, kendisine eziyet edenlerin hidayetine dua ederdi.

    Dördüncüsü: Üstad hazretleri dinde orta yolda cadde-i kübrada olmuş, cumhur-i ulemânın izinden gitmiştir.

    Beşincisi: Üstad hazretleri Kur’ân’ın temel prensiplerinden olan “Allah katında din İslâm’dır” inancına sımsıkı bağlıydı. Onun bu inançtan ödün verdiğini iddia etmek büyük bir iftiradır.

    Altıncısı: Üstad hazretleri İslâm’a, imana, Kur’ân’a hizmet konusunda Peygamberin (sallallahu aleyhi ve sellem) ahlâkı ve metodu ile çalışmıştır. İhlâs sahibi olmuş, Yaratan için yaptıklarından dolayı yaratıklardan ücret, maaş, hattâ hediye bile kabul etmemiştir.

    Yedincisi: Böyle bir zatın aşırılıklara kaçması, cumhur-i ulemânın yolundan ayrılıp çıkmaz sokaklara, dar patikalara sapması mümkün değildir.

    Vehhabî meşrebli, aşırı uçlarda bulunan, gulüvve sapan, ifrat veya tefrite kaçmış kimselerin Üstad hakkındaki yersiz tenkitlerine kesinlikle kulak verilmemelidir.

    27 Mayıs 1960’tan sonra bazı insî şeytanlar Üstad’ı karalamak için, merhum Şeyhülislâm Mustafa Sabri’nin yazmış olduğunu iddia ettikleri düzmece bir reddiye yayınlamışlardı. Merhum Eşref Edib beyin gayretleriyle ve araştırmasıyla bu risalenin sahte ve düzmece olduğu kesinlikle isbat edildi. Çünkü, içinde zikr edilen bir kaynağın basım tarihi, Mustafa Sabri’nin ölümünden sonrasına aitti!..

    Tekrar ediyorum: Bediüzzaman orta yolda giden, cumhur-i ulemâ cadde-i kübrasında yürüyen bir Ehl-i Sünnet büyüğüdür. Onda, bu târife aykırı düşen bir özellik ve noksanlık yoktur.

    (Mehmet Şevket Eygi'nin makalesinden derlenmiştir.) ... "

    YanıtlaSil
  10. Ahmet Bey!

    Yazdıklarınızın tamamını okudum ama hiç bir ihtiyaç duyulan cevabı bulamadım. Bunları yazıp/kopyalayıp harcadığınız zamanda madde madde sorduğum sorulardan sadece bir kaçına olsun cevap verebilmiş olsa idiniz, bu son yorumlarınızdan daha tesirli olurdu...

    Mehmet Şevket Eygi, bir vakte kadar Afgani'yi de ssvunmuş ve methetmiştir. Öyle inanıyorum ki önümüzdeki süreçte kendileri de bu kanaatinden döneceklerdir...

    Ayrıca biz Sayın Eygi'nin yazılarını münevver bir kalem erbabı kabul ederek yayınlıyoruz.Asla bir icazetli din alimi olarak kabul etmiyoruz kendisini. Zaten bu gün yaşanan sıkıntıların temel sebebi de bu; icazetli din alimi olmayanlar, yeterli ilmi vasfı olmayanlar hayır niyeti ile de olsa bazı ciddi ilmi meselelerde kalem oynatıyorlar ve isabet edemiyorlar...
    Sayın Eygi, Türkiye'nin dar'ül Harp olup olmadığı meselesinden tutun, zekatın verilebileceği yerler meselesine kadar pek çok konuda da isabetli değildir...

    İlim Üstaddan öğrenilir.Kendi kendine yetişen ağaçlar meyve vermez. Bunun misali kendi kendine ilim öğrenenler de isabet edemez, hizmetlerinde beklenen bereket olamaz... Bu Said Nursi de olsa...

    Ayrıca ifade etmek isterim ki, sadece Mustafa Sabri efendi değil, daha onlarca muteber alim Risale-i Nurların sıhhatli olmadığı ve bu sergilenen hizmet(!) şeklinin İslam'ı ayakta tutamayacağı konularında net ifadelerde bulunmuşlardır...
    Medrese tarzı ilim cihadı ile, yani ashab-ı Soffe usulü ile ilmi tahsil almamış ve bu usulle ilmi eğitim vermemiş birinin devasa bir islam alimi olabilmesi mümkün değildir...

    Peygamberin sünneti olan ilim öğretme şeklidir ashab-ı soffe'nin usulü... Dünyada tek bir islam devletinin bırakılmadığı, her yerlerde islami eğitim verip alim yetiştiren medreselerin kapatıldığı bir dönemde bir alim gayri resmi de olsa bu usulü ayakta tutup, bu şekilde İslam'ı ayakta tutmak gayretinden başka bir şeye ömrünün saniyesini harcayamaz... Meselenin özü sadedi budur..
    Geçen seferki madde madde sorulan soruların hiç birine Said-i Nursi'yi temize çıkaran cevaplar verilemeyecektir...

    YanıtlaSil
  11. Mehmet Bey,
    Madem sorularınıza madde madde cevap istiyorsunuz, ben de sizin samimiyetinize güvenerek sorularınıza cevap vermeye çalışacağım, takdir edersiniz ki vereceğim cevaplar da konumuzun merkezinde olan Risale-i Nur Külliyatı'ndan olacaktır ve de uzun olacaktır.
    1- Öncelikle “İlham” ne demektir, Risale-i Nur’da nasıl anlatılıyor birlikte bakalım;
    “ … Sonra, âlem-i gayba yakından bakan ve akıl ve kalbde seyahat eden o yolcu, acaba âlem-i gayb ne diyor diye merakla o kapıyı da şöyle bir fikir ile çaldı. Yani, madem bu cismanî âlem-i şehadette, bu kadar zînetli ve san'atlı hadsiz masnu'larıyla kendini tanıttırmak ve bu kadar tatlı ve süslü ve nihayetsiz nimetleriyle kendini sevdirmek ve bu kadar mu'cizeli ve meharetli hesabsız eserleriyle gizli kemalâtını bildirmek, kavilden ve tekellümden daha zahir bir tarzda fiilen isteyen ve hal diliyle bildiren bir zât, perde-i gayb tarafında bulunduğu bilbedahe anlaşılıyor. Elbette ve her halde, fiilen ve halen olduğu gibi, kavlen ve tekellümen dahi konuşur, kendini tanıttırır, sevdirir. Öyle ise, âlem-i gayb cihetinde onu onun tezahüratından bilmeliyiz dedi; kalbi içeriye girdi, akıl gözüyle gördü ki:
    Gayet kuvvetli bir tezahüratla vahiylerin hakikatı, âlem-i gaybın her tarafında her zamanda hükmediyor. Kâinatın ve mahlukatın şehadetlerinden çok kuvvetli bir şehadet-i vücud ve tevhid, Allâm-ül Guyub'dan vahiy ve ilham hakikatlarıyla geliyor. Kendini ve vücud ve vahdetini, yalnız masnu'larının şehadetlerine bırakmıyor. Kendisi, kendine lâyık bir kelâm-ı ezelî ile konuşuyor. Her yerde ilim ve kudretiyle hazır ve nâzırın kelâmı dahi hadsizdir ve kelâmının manası onu bildirdiği gibi, tekellümü dahi, onu sıfâtıyla bildiriyor.
    Evet, yüzbin Peygamberlerin (Aleyhimüsselâm) tevatürleriyle ve
    ihbaratlarının vahy-i İlahîye mazhariyet noktasında ittifaklarıyla ve nev'-i beşerden ekseriyet-i mutlakanın tasdikgerdesi ve rehberi ve muktedası ve vahyin semereleri ve vahy-i meşhud olan kütüb-ü mukaddese ve suhuf-u semaviyenin delail ve mu'cizatlarıyla, hakikat-ı vahyin tahakkuku ve sübutu bedahet derecesine geldiğini bildi ve vahyin hakikatı beş hakikat-ı kudsiyeyi ifade ve ifaza ediyor diye anladı:
    Birincisi: اَلتَّنَزُّلاَتُ اْلاِلهِيَّةُ اِلَى عُقُولِ الْبَشَرِ denilen, beşerin akıllarına ve fehimlerine göre konuşmak bir tenezzül-ü İlahîdir. Evet, bütün zîruh mahlukatını konuşturan ve konuşmalarını bilen, elbette kendisi dahi o konuşmalara konuşmasıyla müdahale etmesi, rububiyetin muktezasıdır.
    İkincisi: Kendini tanıttırmak için kâinatı, bu kadar hadsiz masraflarla, baştan başa hârikalar içinde yaratan ve binler dillerle kemalâtını söylettiren, elbette kendi sözleriyle dahi kendini tanıttıracak.
    Üçüncüsü: Mevcudatın en müntehabı ve en muhtacı ve en nazenini ve en müştakı olan hakikî insanların münacatlarına ve şükürlerine fiilen mukabele ettiği gibi, kelâmıyla da mukabele etmek, hâlıkıyetin şe'nidir.

    YanıtlaSil
  12. Dördüncüsü: İlim ile hayatın zarurî bir lâzımı ve ışıklı bir tezahürü olan mükâleme sıfatı, elbette ihatalı bir ilmi ve sermedî bir hayatı taşıyan zâtta, ihatalı ve sermedî bir surette bulunur.
    Beşincisi: En sevimli ve muhabbetli ve endişeli ve nokta-i istinada en muhtaç ve sahibini ve mâlikini bulmağa en müştak; hem fakir ve âciz bulunan mahlukatlarına acz ve iştiyakı, fakr ve ihtiyacı ve endişe-i istikbali ve muhabbeti ve perestişi veren bir zât, elbette kendi vücudunu onlara tekellümüyle iş'ar etmek, uluhiyetin muktezasıdır.
    İşte, tenezzül-ü İlahî ve taarrüf-ü Rabbanî ve mukabele-i Rahmanî ve mükâleme-i Sübhanî ve iş'ar-ı Samedanî hakikatlarını tazammun eden, umumî semavî vahiylerin icma' ile Vâcib-ül Vücud'un vücuduna ve vahdetine delaletleri öyle bir hüccettir ki; gündüzdeki güneşin şuaatının güneşe şehadetinden daha kuvvetlidir diye anladı.
    Sonra ilhamlar cihetine baktı, gördü ki: Sadık ilhamlar, gerçi bir cihette vahye benzerler ve bir nevi mükâleme-i Rabbaniyedir, fakat iki fark vardır:
    Birincisi: İlhamdan çok yüksek olan vahyin ekseri melaike vasıtasıyla ve ilhamın ekseri vasıtasız olmasıdır.
    Meselâ: Nasılki bir padişahın iki suretle konuşması ve emirleri var. Birisi: Haşmet-i saltanat ve hâkimiyet-i umumiye haysiyetiyle bir yaverini bir valiye gönderir. O hâkimiyetin ihtişamını ve emrin ehemmiyetini göstermek için bazan vasıta ile beraber bir içtima yapar. Sonra ferman tebliğ edilir. İkincisi: Sultanlık ünvanıyla ve padişahlık umumî ismiyle değil, belki kendi şahsıyla hususî bir münasebeti ve cüz'î bir muamelesi bulunan has bir hizmetçisi ile veya bir âmi raiyetiyle ve hususî telefonuyla hususî konuşmasıdır.
    Öyle de Padişah-ı Ezelî'nin umum âlemlerin Rabbi ismiyle ve kâinat hâlıkı ünvanıyla, vahiy ile ve vahyin hizmetini gören şümullü ilhamlarıyla mükâlemesi olduğu gibi; her bir ferdin, her bir zîhayatın Rabbi ve Hâlıkı olmak haysiyetiyle, hususî bir surette fakat perdeler arkasında onların kabiliyetine göre bir tarz-ı mükâlemesi var.
    İkinci fark: Vahiy gölgesizdir, safidir, havassa hastır. İlham ise gölgelidir, renkler karışır, umumîdir. Melaike ilhamları ve insan ilhamları ve hayvanat ilhamları gibi çeşit çeşit hem pekçok enva'larıyla denizlerin katreleri kadar kelimat-ı Rabbaniyenin teksirine medar bir zemin teşkil ediyor. لَوْ كَانَ الْبَحْرُ مِدَادًا لِكَلِمَاتِ رَبِّى لَنَفِدَ الْبَحْرُ قَبْلَ اَنْ تَنْفَدَ كَلِمَاتُ رَبِّى âyetinin bir vechini tefsir ediyor anladı.

    YanıtlaSil
  13. Sonra; ilhamın mahiyetine ve hikmetine ve şehadetine baktı, gördü ki: Mahiyeti ile hikmeti ve neticesi dört nurdan terekküb ediyor.
    Birincisi: Teveddüd-ü İlahî denilen, kendini mahlukatına fiilen sevdirdiği gibi, kavlen ve huzuran ve sohbeten dahi sevdirmek, vedudiyetin ve rahmaniyetin muktezasıdır.
    İkincisi: İbadının dualarına fiilen cevab verdiği gibi, kavlen dahi perdeler arkasında icabet etmesi, rahîmiyetin şe'nidir.
    Üçüncüsü: Ağır beliyyelere ve şiddetli hallere düşen mahlukatlarının istimdadlarına ve feryadlarına ve tazarruatlarına fiilen imdad ettiği gibi, bir nevi konuşması hükmünde olan ilhamî kaviller ile de imdada yetişmesi, rububiyetin lâzımıdır.
    Dördüncüsü: Çok âciz ve çok zaîf ve çok fakir ve çok ihtiyaçlı ve kendi mâlikini ve hâmisini ve müdebbirini ve hâfızını bulmağa pek çok muhtaç ve müştak olan zîşuur masnularına, vücudunu ve huzurunu ve himayetini fiilen ihsas ettiği gibi, bir nevi mükâleme-i Rabbaniye hükmünde sayılan bir kısım sadık ilhamlar perdesinde ve mahsus ve bir mahluka bakan has ve bir vecihte, onun kabiliyetine göre onun kalb telefonuyla, kavlen dahi kendi huzurunu ve vücudunu ihsas etmesi, şefkat-i uluhiyetin ve rahmet-i rububiyetin zarurî ve vâcib bir muktezasıdır diye anladı.
    Sonra ilhamın şehadetine baktı, gördü: Nasılki güneşin -faraza- şuuru ve hayatı olsaydı ve o halde ziyasındaki yedi rengi yedi sıfatı olsaydı, o cihette ışığında bulunan şuaları ve cilveleri ile bir tarz konuşması bulunacaktı. Ve bu vaziyette, misalinin ve aksinin şeffaf şeylerde bulunması ve her âyine ve her parlak şeyler ve cam parçaları ve kabarcıklar ve katreler, hattâ şeffaf zerreler ile herbirinin kabiliyetine göre konuşması ve onların hacatına cevab vermesi ve bütün onlar güneşin vücuduna şehadet etmesi ve hiçbir iş, bir işe mani olmaması ve bir konuşması, diğer konuşmaya müzahamet etmemesi bilmüşahede görüleceği gibi.. aynen öyle de: Ezel ve ebedin zülcelal sultanı ve bütün mevcudatın zülcemal hâlık-ı zîşanı olan Şems-i Sermedî'nin mükâlemesi dahi, onun ilmi ve kudreti gibi küllî ve muhit olarak herşeyin kabiliyetine göre tecelli etmesi; hiçbir sual bir suale, bir iş bir işe, bir hitab bir hitaba mani olmaması ve karıştırmaması bilbedahe anlaşılıyor. Ve bütün o cilveler, o konuşmalar, o ilhamlar birer birer ve beraber bil'ittifak o Şems-i Ezelî'nin huzuruna ve vücub-u vücuduna ve vahdetine ve ehadiyetine delalet ve şehadet ettiklerini aynelyakîne yakın bir ilmelyakîn ile bildi. … “
    Şualar ( 123 - 126 )

    Saniyen; “ Eserlerinde yazdıklarının yüzde doksanı kalbine geldiği iddia edilen ilhamlara dayanan … “, bu sizin iddianız. Bakalım Risale-i Nur’da nasıl geçiyor:

    “ … Risalet-ün Nur'un mertebesi üçüncüde olmasıdır. Yani vahiy değil ve olamaz. Hem umumiyetle dahi ilham değil, belki ekseriyetle Kur'anın feyziyle ve medediyle kalbe gelen sünuhat (mananın sünuhat olarak akla gelmesi, kişinin o alanda meleke kesp etmesi ve gayretinin neticesidir. Yoksa hiç çalışma ve gayret sarf edilmeden, durup dururken akla manalar gelmez.) ve istihracat-ı Kur'aniyedir (Kur’an-ı Kerim’ in derin manalarının ortaya çıkarılması). … “
    Şualar ( 714 )
    Bu da gösteriyor ki, Risale-i Nur Külliyatı büyük çoğunluğu itibarıyla ilham değil, sünuhat ve istihracat-ı Kur’aniyedir.

    YanıtlaSil
  14. Ahmet Bey!
    Gülmek istiyorum ama gülemiyorum bu hale.. Sünuhat kelimesinin manasını bir araştırdırnız mı bu yazıları kopyala yapıştır yapmadan önce?
    Sünuhat, ilhamla eş mana ifade ediyor...

    İkinci yönden bakarsak, onbinlerce ehli sünnet uleması bu konuyu kaynakları ile sadedinde şöyle izah etmişler;

    1- Kalbe ilham gelmesi haktır.. Mevla sevdiği kullarına bu şekilde bilgi ulaştırır.

    2- Bu ilhamlar çeşit çeşittir. Bazen doğrudan Allah'tan kulun kalbine gelir... Arada hiç bir vesile / vasıta olmaz... Bazen melekler vesile olur, bazen mürşidi kamiller vesile olur.. Ama en kötüsü bazen bu haller şeytandan olur ve kişi hak bir mürşidi kamile bağlı değilse bunu Rabbani zanneder ve saçmalamaya başlar... Çok kimsenin ayağı burada kaymıştır... Bu nedenle hak olan / Rabbani olan ilhamlar bile şeriatta delil değildir.
    Aynı hak rüyaların bile Şer'an delil kabul olmadığı gibi... Bu ilhamlar ve rüyalar kişinin sadece kendine delildir. Kişi bunları delil diye müslümanlara ilan edemez. Etmez. Etse de müslümanların bunlara tabi olma ve bunları ilim kabul etme sorumluluğu yoktur...
    Bir risale, ilmi alanda bir eser yazılacaksa yapılması gereken bu güne kadar bütün ulemanın yaptığı gibi kaynak göstermektir. Kaynaklar da dörttür... Kitap(Kur'an), Sünnet, İcma-ı ümmet ve kıyas-ı fukaha...

    3- Deli Said'in Risalelerinde yazdığı ve demin yukarıya kopyaladığınız yazının da sadece yarısını okumaya sabredebildiğimi belirtmek isterim... Zira o da saçmalamış... (İlham veya sünühat deyin farketmez) bu meseleyi kendi kıt aklı ile felsefe katarak oradan oraya atlatarak izah eden tek kişinin said olduğunu gördüm sayenizde... Hiç bir ehli sünnet aliminin veya hak mürşidin bu konuyu böyle saçmalayarak anlatığına denk gelmedim.. Lütfen siz denk geldiyseniz kaynağı ile buraya aktarınız... (Özellikle muteber sünni akaid kiptalarına bakınız. Böylelikle yavaş yavaş risalelerin dışına çıkılınca da islamın muteber kaynaklaran öğrenilebileceğini anlamak noktasında küçük bir adım atmış olursunuz. Akad-i Nesefi ihtiyacınıza cevap verecektir.)
    Sonra, Said Nasıl aldanmasın ve saçmalamasın ki? Bir mürşidi yok... Onu geçtim bir zahiri üstadı bile yok...

    4- Siz diğer maddelere de cevap vermeye çalışınız... Ama lütfen İslami ilimler noktasında tahsilli, medrese usulü ile icazet almış, islami kaynak deyince aklına ilk olarak deli said in risaleleri gelmeyen, kuran, sünnet, icma ve müçtehid alimler gelen ve daha onbinlerce muteber ehli sünnet alimini tanıyan bilen insanlardan yardım alınız...
    Bu dünyada insan her neyi ölçüyorsa mutlaka başka bir şeye orantılayarak, başka bir şeyi doğru kabul ederek ölçüyordur. Bu nedenle, elindeki cetvel (risaleler) yamuk olan biri gidip doğruyu eğri diye ölçer ve eğriyi de doğru diye baş tacı eder...

    SON OLARAK; Bu ümmed-i Muhammed'in bin dört yüz küsür senelik tarihinde İmam-ı Gazali, Rabbani, Suyiti, FAhrettin i Razi diye saymaya başlarsak her biri deli said i tek başına binlerce kere cebinden çıkartacak kadar büyük alimleri ve eserlerini es geçip, sanki deli said olmasa islam olmayacakmış gibi bir büyük aldanışla hareket etmek ise şu yaşanan sıkıntının ana sebebidir...
    Said Evliya değildir, Alim Hiç Değildir. Risaleler bir Sünni Müslüman için muteber değildir. Adına sünühat, fütühat, ilham veya başka ne derseniz deyin, bunlara dayanarak kitap yazan tek bir sünni alim olmamıştır ve olmayacaktır...
    Selametle...

    YanıtlaSil
  15. İLHAM'ın İslamdaki Kaynak Değeri ve Bağlayıcılığı Hakkında...

    Bilgi edinme yollarının belirlenmesi, akidevî bir konu olduğundan akaid kitaplarında ele alınmış, bilgi edinme vasıtaları sıralanmıştır. İlhamın ise bunlardan olmadığı beyan edilmiştir:
    Ömer Nesefî, Metnü’l-Akaid’de şöyle der:İlham, hak ehli olanlara göre, bir şeyin sıhhatini bilme konusunda ilim elde etme vasıtası değildir.
    Pezdevî de, Ehl-i Sünnet Akaidi’nde ilim sebeplerini sıraladıktan sonra şunları söyler:İlhamla bilgi meydana gelmesine gelince: Bu nasıl olur?... İlhamla bilgi hâsıl olduğunu iddia edenin davası burhandan yoksundur. Eğer bir kimse: "Şu şeyin helâl olduğuna dair Allah Tealâ bana ilham ederek kalbimde bilgi hasıl oldu" derse, ona denecek şudur:
    "Sen sözünde yalan söylüyorsun", ayrıca onun doğruluğunu gösteren bir delil yoktur. Aynı şekilde bir başkası da, bunun haram olduğunu Allah’ın kendisine ilham ettiğini söyleyebilir. O hâlde bu iki kişinin sözlerinden birini tercih için delil bulunmadığından, ikisi arasında anlaşmazlık vuku bulur ki, bu da fesada götürür.
    Suiistimale açık olan ilham konusunu izah etmek, hak ilhamlar ile ilham diye yutturulmak istenen şatahat ve türrehatın arasını ayırmak, bunların farkını ortaya koymak gerekmektedir.

    Kalbe gelen ilhamlar konusu başlı başına uzun bir ilmi meseledir. Lakin sabit olan şudur ki, Allah dostu olan gerçek velilere gelen Rabbani ilhamlar dahi diğer Müslümanlar için ilmi delil değildirler. Sadece o veli şahsı bağlar bu ilhamlar ve bu veliler bunları delil göstermezler, göstermediler…
    Risale-i Nur’da bunun nasıl sui istimal edildiğine dair bir örnekle mevzumuzu tamamlayalım;

    “Kur'anın nurundan gelen bir nur, ehl-i imana bir nokta-i istinad olacağını mana-yı işarî ile haber veriyor diye kalbime ihtar edildi. Ben de mecbur oldum, yazdım. Sonra baktım ki; manasının münasebeti bu asrımıza o kadar kuvvetlidir ki, hiç tevafuk emaresi olmasa da yine bu âyetler her asra baktığı gibi mana-yı işarî ile bizimle de konuşuyor kanaatım geldi.”
    Asayı Musa 90, Birinci kısım, on birinci mesele,

    YanıtlaSil
  16. Madem içinizde bir kin vardı Bediüzzaman'a karşı. Keşke bunu açıkça (Mustafa Sabri Efendi'yi kullanmadan) yapsa idiniz.

    Yanlışlıkla bu yazıyı okuyan insaf ehli müslüman kardeşlerimize, alttaki yazıları da okumalarını tavsiye ediyorum:

    http://www.iftiralar.org/islam-alimlerine-atilan-iftiralar/543-mustafa-sabri-efendi-nin-said-nursi-ye-reddiye-yazdigi-iftirasi.html

    http://www.cevaplar.org/index.php?content_view=4018&ctgr_id=98

    http://www.yagmurdergisi.com.tr/konu_goster.php?konu_id=2322&yagmur=bolum2&sid=43

    http://www.davetci.com/d_biyografi/biyografi_msefendi.htm

    YanıtlaSil
  17. BİR SÜREDİR BU KONULARI İNCELİYORUM galiba artık benim de içim rahat...İCAZETİ NEREDEN ALDIĞI MECHUL SAİD NURSİ İLE İLGİLİ ;
    ARKADAŞLAR said -kurdi kastamonu lahikasında resmen şehittirler diyor hristiyanlar için.(http://www.risaleara.com/oku.asp?id=3302) bunun lamı cimi yok kabullenememenizi anlıyorum ama yok iftiradır yok iftiralara cevaptır falan safsatalarıyla oylamayınız milleti... acın lahikayı kendi gözünüzle görün... Ayrıca Allaha resulüne ve ülil emre itaat edin ayetine göre size göre ülil emr kim? islam halifeleri ülil emr mi değil mi fransada avrıpada okumus ittihatcılarla beraber İslam halifesi 2 Abdulhamite Zalimler için yasasın diyen said nursi değil mi? o ittihatcıların memleketi ne hale getirdiklerini ne gibi bir yıkıntıya sebep olduklarını bilmeyen yok nasıl olur da said nursinin islam halifesine karsı durması... herşeyi iftira olarak algılıyor cevap verme moduna geciyorsunuz lakin tevillerle savusturmaya calışıyorsunuz... isa A.S dini hakikisi ile islam omuz omuza kafirlere karsı duracakmış...İsa a.s dini muhammediye tabi olarak yasayacagını bilmiyor musunuz , işinize mi gelmiyor...günümüzdeki hristiyanlar müşriktir ayrıca ihlas suresi onların şirklerini yüzlerine carpmıştır...hala amnetüde ittifakımız var, ortak noktalarda bulusalım vb... derken siz üstün olan islamı nasıl hristiyanların hurafeleriyle bir tutarsınız... Rasulullahın yazdığı mektuplar ile sizinkiler arasında daglar ucurumlar var... sizler onlaRın baslattığı misyonun parcası olmak isterken rasullullah efendimiz direkt islamA davet ediyor... ARTIK MIZRAK CUVALA SIĞMIYOR... NOT::: hİÇ BİR ŞEYDEN HABERSİZ TÜM ALLAH RIZASI İÇİN HİZMET EDEN VE TEPEEDEKİ BU AYMAZLIKLARIN FARKINDA OLMAYAN MÜSLÜMAN KARDEŞLERİMİ TENZİH EDERİM

    YanıtlaSil
  18. Siz Saidi nursiyi Putlastirmaktan vaz gecin .. kimsenin kini yok ama siz onun Risalelerini savundugunuz Kadar kurani savunmuyorsunuz .. ALLAHIN Düsmanlarini Cennete sokanlara karsi sessiz kalirken Saide ALLALH Dostu demiyenlere savas aciyorsunuz sizin derdinizin Islam oldugundan da Süphe ediyorum daha cok Putculugu andiriyor..

    YanıtlaSil
  19. Ayrica Cübbeli Ahmet Hocanin Ali haydar Efedni hz.lerinden rivayet ettigi kissa Delil olarak yeter.. Baska delile gerek yok. Demekki birileri Sarlatanlikla millete kendini ispatlayip fikirlerini yayma pesine gitmis.Ayrica bu nurcularin derdini ben anlamiyorum. siz nedne Saidi nursiyi bukadar Putlastirma derdindesiniz sevdirme derdindesiniz? Eger Islama hizmet etmek istiyorsaniz PEygamberimizi (S.A.V) i Sevdirin onun Sünnetlerini ssevdirin.. Saidinin fikirlerini Adetlerini degil.

    YanıtlaSil
  20. Birde sunu Merak ediyorum,F.Gülenin Israilli cocuklar iicn Döktügü Gözyasi ve bunuda ALLAH ile arasinda kalmasina razi gelmeyip ilan ettigi hadise ,acaba Saidin risalesinden esinlenmis olabilirmi? Hani 1. Dünya savasi Osmanli 4 bir yandan cephe acmis küffara Ruslar ve ermeniler bir taraftan Ayselerin Famtalarin irzina gecerken Ahmetleri mehmetleri yetim birakirken bizim saidin mahpusta nedense aklina sibiryadaki hristiyan cocuklar takilmis ya? onlar icin aglayip sizlamista hani o anlattigi meshur ilham gelmisya onlarda sehittir diye:) baya bir benzerlik var degilmi Irakta ABD Tonlarca bomba yagdiriken binlerce cocuk evsiz yetim kalirken topal sakat kalirken bizim F.Gülen Hani israilli ölen 2 cocuk icin göz yasi dökmüstüya .. ne dersiniz? ilham kaynagi nedir sizce?

    YanıtlaSil

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.